9 Eylül 2019 Pazartesi

Yürümek'ten Bana Kalanlar

"Orman denen şu doğal şehirler olmasa, insan yaşamı ne olurdu bir düşünsenize? Dağların tepelerinden kusursuzca biçilmiş çimenlikler gibi görünen bu gür otlar arasında yürümeyelim de ne yapalım?” (s.61).

Henry David Thoreau 1850’lerde yazdığı Yürümek isimli kitabında böyle soruyor. İlhamı ve yaratıcı düşünceyi Doğa’nın yabanıllığında ve bu yabanıllıkta saklı güzellikte bulduğuna inanan Thoreau’nun her söylemi üzerinde düşünmeyi hak ediyor. Özellikle aradan geçen yüz elli yılı aşkın zamanda şehirleşmenin ve sanayileşmenin karşısında güzel olanı aramak için insanın yeniden uzaklaştığı doğaya döndüğünü görmek bu kitabı daha kıymetli yapıyor. Thoreau’nun geleceğe dair yaptığı tahminler öngörülerinde yanılmadığını gösteriyor. Örneğin doğanın mülkiyetiyle ilgili şu sözleri:

“Şu anda bu yörede en gezip görülesi yerlerin çoğu özel mülk değildir; tabiatın bir sahibi yok ve dolayısıyla yürüyüşçü de göreli özgürlüğün tadını çıkarabilir. Ancak muhtemelen, öyle günler gelecek ki doğa, üç-beş seçkinin ayrıcalıklı vakit geçirebileceği sözümona keyif alanlarına bölünecek; çitler artacak ve insanları umumi yollara hapsedecek başka mekanizmalar geliştirilecek, sonra bir de bakmışsınız ki Tanrı’nın toprakları üzerinde yürümek beyefendilerin hanelerini işgal etmek anlamına gelmiş.” (s.23)


Çok uzağa gitmeye gerek olmadan bu satırlar bana İstanbul Boğazı’nın aldığı hali hatırlatıyor. Özel mülklerin ve işletmelerin arasına sıkışmış Boğaz hattında denizi rahatça görüp karşısında bedel ödemeden vakit geçirilebilecek alanlar çok kısıtlı. Bu alanlara da beton dökülmüş olmasını hiç saymıyorum. Şehirden geçtim, maalesef tapuya izin verilmeyen yaylalarda bile mülkiyetin sınırları zorlanır hale geldi.

Doğa’da incelikli bir çekim gücü olduğuna inanan ve kendimizi bırakırsak, onun bize gereğince yol göstereceğini söyleyen Thoreau insan ve Doğa arasındaki ilişkiyi ise ateş üzerinden kuruyor.

 “Doğada toprağın bağrında uyuklayan, soğuğun ürpertemediği, asla sönmeyecek bir ateş saklıdır. İri kar kütlelerini sonunda eriten odur, ocakla temmuz arasında üstündeki örtü bir incelir, bir kalınlaşır... Her insanın göğsünde toprağın bağrındaki bu ateşin sunağı vardır. O en soğuk günde ve o en kasvetli tepede gezgin, herhangi bir ocağın ateşinden daha sıcağını cüppesinin kıvrımlarından içeri sokarak bağrına basar. Sağlıklı bir insan aslında mevsimler arasında köprü gibidir ve kışın yüreğinde yazı taşır. İşte güney tam oracıktadır. Tüm kuşlar ve böcekler oraya göç etmiş, bülbüller ve tarlakuşları göğsünün sıcak pınarlarının etrafında toplaşmışlardır.

Ateşin insanın hem hayatta kalması için elzem olması hem hayati tehlike barındırmasının doğa imgesiyle çok iyi örtüştüğünü düşünüyorum. Her insanın göğsünde taşıdığı ateş sunağı aracılığı ile Doğa ile özdeşlik kurması ise çok hoşuma gitti. Doğada olmanın bana hissettirdikleri de benzer. Dağların, denizlerin enginliği karşısında bu evrenin çok çok küçük bir parçası olduğum gerçeği ile yüzleşiyorum. Daha vurucu olan ise sonsuzluk hissinin karşısında kendi varlığımın ve hayat gailelerimin zaman boyutunda ne kadar da geçici olduğunu hatırlamak oluyor. Çünkü Thoreau’nun belirttiği gibi doğa ile baş başa kaldığımız bu anlar yaşamlarımız üzerine düşünmeye değer anlar oluyor:

“Derelerin yamaçların suyunu çektiği, her renkten kat kat olmuş buz ve kristallerle kaplı, her iki yakasında alaçam ve katranağaçlarının dikildiği ve çaylarında kurumuş yaban yulaflarının yüzdüğü bu ıssız vadide, yaşamlarımız daha dingin ve üzerinde düşünmeye değerdir.” (s.63). 
Doğada olmanın alıştığımız zaman ve mekân algısının dışına çıkarak düşünme biçimimizi değiştirdiği ve özgürleştirdiği muhakkak. Düşüncenin derinliğinin ve gücünün doğa üzerinden tanımlanmasını ise sıra dışı buldum:

“Benim inancıma göre, dağ havasının insan ruhunu besleyip ona ilham vermesi gibi, iklimin de insan üzerinde bir etkisi var. Bu etkilerle insan gerek entelektüel gerekse fiziksel olarak mükemmelliğe doğru yol almaz mı? Bir insanın hayatında kaç tane sisli gün olduğunun hiç mi önemi yoktur? İnanıyorum ki bizler daha yaratıcı olacağız; düşüncelerimiz göğümüz kadar berrak, zinde ve yüce; kavrayışımız tıpkı ovalarımız gibi kapsayıcı ve kuşatıcı olacak; zihnimiz o gök gürültüsü ve şimşek gibi, ırmaklar ve dağlarımız gibi muazzam ve yüreklerimiz iç denizlerimiz kadar derin, engin ve görkemli olacak.” (s.30).



“Daha yumuşak havalarda, baharda ya da sonbaharda göç halinde olabilen kimi düşünceler, zihnimizin manzarasından kanatlarını çırpa çırpa soluk bir gölge gibi geçip, gidiyor, ancak kafamızı kaldırıp baktığımızda düşüncenin kendisini cismen yakalamamız mümkün olmuyor. Kanatlanmış düşüncelerimiz bir kümesi andırıyor. Havada süzülemiyorlar artık…” (s.50).


Diğer yandan çoğu zaman doğa karşısında kendimizi güçsüz hissediyoruz. Bir doğal afet karşısında duyulan çaresizlikten bahsetmiyorum. Sıradan bir günde bile doğayla nasıl hemhal olacağımızı bilemeyişimiz, korunma ihtiyacı hissetmemizi kastediyorum.

“Yaşamlarımız doğayla daha uyumlu olsaydı, muhtemelen kendimizi onun sıcağından ya da soğuğundan bu kadar koruma gereği hissetmez, tıpkı bitkiler ve dört ayaklıların yaptığı gibi, onu daimi bakıcımız ve yarenimiz olarak görürdük.” (s.59).

Doğa ile uyumlu bir bütün olabilmeyi ile Darwin’in ilk defa duyduğum aşağıdaki sözleri ile dile getirmiş.

“Yanık bir ten saygıyı fazlasıyla hak eder ve ormanların yerlisi birine zeytin karası, beyazdan daha yaraşır bir renktir. ‘Soluk benizli beyaz adam!’ Afrikalının ona acımasına hiç şaşırmıyorum. Doğabilimci Darwin şöyle diyor: ‘Bir Tahitilinin yanında yıkanan beyaz adam açık havada coşkuyla büyümüş, yemyeşil ve hoş görünümlü muadiliyle kıyaslandığında bahçıvan ustalığıyla ağartılan bir bitkiye benzer’” (s.33).


Peki bunca modernleşmenin, sanayileşmenin ve çevre tahribatının ardından yediğimizde, içtiğimizde ve gezdiğimizde gördüğümüzde doğalın peşine düşmemize ne demeli? Dünya’yı yalnızca Yabanıllık’ın koruyabileceği bu kadar temel bir değer iken göz ardı ettiğimizi hatırlatıyor.

“Sözünü ettiğim Batı, Yaban’ın diğer adıdır ve en başından beri söylemeye hazırlandığım şey ise Dünya’yı yalnızca Yabanıllık’ın koruyabileceği. Her bir ağaç Yaban hayatı bulmak için salar köklerini toprağa. Şehirler ne pahasına olursa olsun Yaban’ı ithal eder. İnsanlar Yaban hayatı için toprağı sürer ve Yaban hayata doğru yelken açar. İnsan soyunu zindeleştiren ilaçlar ve ağaç kabukları, ormandan ve yabandan gelir.” (s.31).

“Sözün kısası iyi olan her şey yabanıl ve özgürdür” diyen Thoreau iyi edebiyatı da yabanıllık ile ilişkilendiriyor:

“Edebiyatta bizi cezbeden yalnızca yabanıl olandır. Yavanlık ise monotonluğun diğer adıdır. Hamlet’te ya da İlyada’da, tüm kutsal kitaplarda ve mitolojide bize coşku veren şey uygarlaşmamış, hür ve yabanıl düşüncenin ta kendisidir ve bu düşünce okullarda öğretilen türden değildir. . . Gerçekten sıkı bir kitap, Batı’nın düzlüklerinde ya da Doğu’nun balta girmemiş ormanlarında keşfedilen yabani bir çiçek kadar doğaldır ve umulmadık, anlatılması güç bir zarafete ve kusursuzluğa sahiptir.” (s.37).

Bu yabanıllığı hem özgünlük hem özgürlük olarak yorumluyorum. Özellikle şiirin nasıl olması gerektiğine dair betimleyici satırları ise başlı başına bir şiir gibi buldum:

“Peki Doğa’nın kendisini dile getirmesine izin veren edebiyat nerelerde? Şair dediğin nehirleri ve rüzgarları hayranlıkla önünde diz çöktürüp dile getirebilecek; çiftçilerin, soğuk havaların kabarttığı kazıkları baharda yerine çakması misali, kelimeleri ilkel çağlardaki anlamlarına çivileyecek; sözcükleri kullandıkça zenginleştirerek köklerine yapışmış toprakla beraber sayfasına dikiverecek; öyle gerçek, tazecik ve doğal sözcükleri olacak ki, kitaplıkta küf kokulu iki kitap yaprağı arasında yarısına kadar gömülüyken baharda arzıendam eden tomurcuklar gibi uç verip dört bir yana yayılacak; etrafını kuşatan Doğa’ya aşkla bağlı sadık okur için, her yıl durmadan bu tomurcukları çiçeklendirip kendi türünden meyveler verdirecek. Yaban’a duyulan bu özlemi layıkıyla ifade eden, alıntı yapabileceğim hiçbir şiir çıkmadı karşıma. Bana göre en iyi şiir bile ehlileşmiştir.” (s.39).

Pek çok doğa tasviri okumuşumdur ama böylesine çarpıcı olanları nadir bulunur.  Doğa için yazılmış bu güzellemeleri tekrar tekrar okuyabilmek için buraya ekliyorum. Öncelikle Kozmos adının nereden geldiği ile başlayayım.

 “Tabiatın güzelliğine şükran duyan ne kadar az kişi var aramızda! Yunanların dünyaya Kozmos, yani Güzellik ya da Düzen adını verdikleri rivayet edilir, bizse neden böyle dediklerine bir anlam veremeyiz, ilginç bir filolojik olgudan ibaret görür, geçeriz.” (s.48). 



“Güneş şehirlerde israf ettiği ihtişamını ve ışıltısını yanına alarak, bu kez tek bir evin bile görülmediği, gözlerden ırak bir çayırın üzerinde, belki daha önce hiç olmadığı kadar güzel batıyordu. Burada kanatlarını onun ışıltısıyla altın gibi parlatan bir saz taygunundan, kafasını yuvasından uzatan bir misk faresinden başka bir şeye rastlayamazdınız. Sazlığın ortasında ise, çürüyen bir kütüğün etrafından usulca dolanan alıç beyazı küçük bir dere vardı. İçinden geçtiğimiz ışık, solgun çimleri ve yaprakları altın gibi ışıldatan öyle kusursuz ve parlak bir ışıktı ki hafifçe bir dalgalanmanın dahi olmadığı ya da uğultunun bile duyulmadığı böylesi bir altın selinde daha önce hiç yıkanmadığımı geçirdim aklımdan.” (s.53).

“İngiliz gezgin, Kanada Genel Valisi Sir Francis Head bize şunları anlatıyor: ‘Yeni Dünya’nın hem kuzey hem de güney yarımküresinde Doğa, yaptıklarını yalnızca daha genişçe bir tuval üzerinde sergilemekle kalmamış, aynı zamanda resmin bütününü Eski Dünya’nın tasvirini yaparken ve onu süsleyip püslerken kullandığından daha kıymetli ve parlak renklerle boyamıştır. Amerika’nın gökleri çok yükseklerdedir, gökyüzü masmavi, havası daha ferah, soğuğu daha keskin, ayı daha irice, yıldızları daha parlak, gök gürültüsü daha bağırgan, şimşeği daha canlı, rüzgarı daha güçlü, yağmuru daha şiddetli, dağları daha yüksek, nehirleri daha uzun, ormanları daha büyük, düzlükleri daha geniştir’” (s.29).

“Doğu’ya insanoğlunun attığı adımların izini sürüp tarihi kavramak, sanat ve edebiyat eserlerini incelemek için gideriz; Batı’ya ise girişim ve serüven ruhuyla atılır, yüzümüzü geleceğe döneriz. Atlantik bir nevi Lethe Nehri’dir*, oradan geçerken Eski Dünya’yı ve onun kurumlarını arkamızda bırakma imkânı yakalamış oluruz.” (s.25).



“İşte doğa, böyle uzunca bir süre insanoğlunun saldırganlığını ve saygısızlığını görmezden gelir. Odun, üzerine inen baltanın sesini şen şakrak bir şekilde, tereddüt etmeksizin yankılanmayı sürdürür, bu olay daha nadir yaşandığından ormanın yabanıllığına yabanıllık katar, doğanın tüm unsurları bu sesi doğallaştırma gayretindedir.” (s.65).

Doğanın insanın saldırganlığını doğallaştırması ile ilgili son satırlar bana Çernobil’i hatırlattı. Nükleer kazanın ardından insan yaşamına kapatılan bölgedeki son gözlemler doğanın kendi haline bırakıldığında nasıl da uğradığı zararı telafi edebildiğini gösteriyor. Tam tersi beklenirken, bölgedeki yaban hayvanlarının çeşitliliğinin ve sayısının Avrupa’ya göre artış göstermesi müthiş bir haber.
Son olarak Thoreau’nun ilham dolu satırlarıyla doğanın kendi döngüsü içinde umudunu, iyimserliğini ve süreğenliğini koruduğunu hatırlamak istiyorum:

“Her şey bir yana, geceleyin bile gökyüzü kara değil mavidir, çünkü yeryüzünün gölgeleri arasından uzaklarda doğmakta olan güne, güneş ışınlarının cümbüş yaptığı ufka bakıyoruzdur.” (s.87).












*Yunan mitolojisinde Hades’te akan nehirlerden biri. Suyundan içenlere geçmişlerini unutturur, namı diğer Unutuş Nehri.

15 Temmuz 2019 Pazartesi

Yarın Yarın'dan Bana Kalanlar


Pınar Kür’ün Yarın Yarın romanını geçen yıl Kadıköy’de bir sahaf festivalinden almıştım. Ya da ondan önceki yıl mı? Can Yayınları’ndan çıkan ve 1987 yılına ait hayli eski bir baskıydı. Kitabın önceki sahibi mavi tükenmez kalemle ilk sayfaya not düşmüş. “24.08.1987, Bodrum” Söz uçar yazı kalır diye buna denir. Yıllar sonra aynı kitabı bir Datça seyahatinde okudum.

Yarın Yarın kitabı bir 12 Mart romanı olup, ilk baskısı 1976 yılında yapılmış. 1980’den sonra Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından yasaklanarak toplatılmış ve ardından yasağın kalkmasıyla, 1985’de Can Yayınları’ndan tekrar basılmış. Kitabın yasaklanmasına neden olan devrim üzerine felsefi tartışmalar, sınıf çatışmaları ve işkence sahneleri sonradan gelişiyor. Bu siyasi bağlamın yanı sıra beni etkileyen yine sevgi, sevgisizlik, hayattaki mutluluk, kendini gerçekleştirme gibi konuların derinlikle ele alınışı oldu.




Beni ilk sayfada etkileyen satırlar, yine bellek üzerineydi. Önemli olanın ne yaşadığımız değil nasıl hatırladığımıza ve ona yüklediğimiz anlama dair olduğunu hatırlatan işte bu satırlar:

“Çocukluk denilen şey – yalnızca bir kavram mı bu, yoksa bir çağ mı gerçekten? İleri geri, yalan yanlış, çabucak yaşanılan, elden geldiğince tez unutulan, sonra, çok sonra, bir takım yalanlarla anımsanan?” (s.5).

Hele de söz konusu çocukluğun hatırlanması olunca, hafızamızın bizi yanıltması daha mümkün hale geliyor. İnanmak ya da hatırlamak istediğimize sarılmak daha kabul edilebilir oluyor.
Geçmişte yaşanılan zamandan ayrı düşmek bir yana, bir de içinde olunan zamana yabancılaşmak var. Kabul edilmesi zor olan. İnsanın kendine devamlı dışardan bir gözle bakarak sorgulaması, zamanı akışına bırakmaya izin vermiyor. Şeyda’nın Selim ile seviştikten sonra saatin, odadaki detayların farkına varması, eşinin ve kızının varlığını hatırlayarak, koltukta yatan kendisine yabancılaştığı anda olduğu gibi:

“Birden bunları düşünmenin çirkinliğini kavradı. Neden en güzel şeyleri bile çirkinleştiren öğeler vardı dünyada, ya da kişinin kendi içinde? Şu balonlar neden ilk anda vaktin ilerlediğine uyarmışlardı onu? Şimdi saati sormanın bile Selim’i, sevişmelerini aşağılamak olacağını düşündü. Zamandan tüm ayrı, tüm kopuk olmalıydı sevmek… Ne var ki öyle değildi, olamıyordu, olamazdı… Öyleyse, belki de sevmek zamana aykırıydı? Kimbilir?” (s.173).

Sevmek zamana aykırı mıydı? Ya da zamanlar üstü müydü? Zamanın bir periyodunda çok sevilen biri ne oluyordu da zamanın dışında kalarak, bu ana bizimle birlikte gelmiyordu? Sevmek, zamanda başı ve sonu olan bir eylem miydi? Bunun üzerine onlarca satır yazabilirim, bu nedenle nokta koyuyorum.
Peki zamanın içinde daha seçilmiş anlar olan mutluluk dolu anların çelişkisine ne demeli? Kadriye bir sendika eylemi sırasında yaralanan Memet’in omzuna korkusuzca girerek, onu taşırken hissettiklerini şöyle anlatıyor:

“Memet’in tüm ağırlığının omuzlarında olmasından duyduğu şeyin büyük bir mutluluk olduğunu açık seçik diyemezdi. Mutluluk nedir konusunda hiç düşünmüşlüğü, mutluluğu hiç duymuşluğu yoktu çünkü. Ama hoşuna gidiyordu bu ağırlık. İçinde dolaşan sıcak sıcak bir şeyler hoşuna gidiyordu.” (s.259).

Bir insanın bir başkasına verdiği fiziki ağırlık hissi, onun sorumluluğunu almak, ona destek olmak anlamına mı geliyordu? Ya da diğer taraftan düşünecek olursak, bir başkasına kendini tamamen bırakmak mı demekti? Kendini bırakırken duyulan güven ve minnetin payını da unutmamalı. Ya da hiçbiri değildi. Belki de Kadriye’ye mutluluk veren yalnızca birbirlerinin nefesini ve sıcaklığını duymaktan ibaretti. (Bu sahne bana efsanevi dizi Çemberimde Gül Oya’nın kahramanları Memet ve Yurdanur’un bir eylem sırasında tanışmalarını hatırlattı. Senarist Çağan Irmak bu etkileyici hikayeyi yazarken dönem romanlarından mutlaka etkilenmiş olmalı!)


Mutluluğun yanında mutsuzluğu tarif etmek daha kolay olsa gerek. Pınar Kür’ün mutsuzluğa dair aşağıdaki tasvirini ise çok gerçekçi buldum.

“Mutsuzluğu iş, uğraş edinmiştim kendime… Ama öyle bir uğraş ki zamanla mekanikleşmiş, hiç düşünülmeden yapılan bir iş olmuş… Fabrikada günde yüz bin vidayı yüz bin deliğe uyduran, ya da ne bileyim, bir mektubun tümünü okumadan, anlamını kavramadan daktiloya çeken biri gibi… Alışmıştık birbirimize. Neredeyse birbirimize aldırmaz olmuştuk. Yuvarlanıp gidiyorduk… Şimdi… şimdi sen geldin… Ve biliyorum ki asıl mutsuzluk sonra başlayacak… Sen çekip gittikten sonra… Korkuyorum, korkuyorum… O zaman ne yapacağımı hiç bilmiyorum…” (s.285).

Her ne kadar rutinin alışılagelmiş düzenini arasam da bir evliliğe, arkadaşlığa ya da iş hayatına zarar veren ortak şey tekdüzelik ve sıradanlık olmalı. Çok keyfi gibi gözükse de biten evliliklerin, ilişkilerin ve anlamını kaybeden iş hayatlarının arkasında sıradanlık, monotonluk hisleri var. Çünkü insanı ayakta tutan hislerden biri de hayatta bir şeylerin değişeceğine, farklılaşacağına, iyiye gideceğine dair duyduğu inançta saklı.


Yukarıdaki alıntıda, Şeyda’nın Selim’in onu terk etmesine karşı duyduğu korkuya dair bir şey söylemeden geçmek olmaz. Roman olsun, film olsun, gerçek hayat olsun, gitmesinden korkulan biri varsa o mutlaka gider. Geride kalan ise korkularıyla yüzleştiğinde daha özgür, daha güçlü, daha mutlu olur.

Kitapta beni etkileyen temel unsurlardan biri kadın karakterler olarak Aysel ve Şeyda’nın evliliklerinde ve duygusal ilişkilerinde yaptıkları yanlış ve mutsuz tercihler oldu. Her ikisinin de çocukluklarında anne ve babalarından koşulsuz bir sevgi görmeden büyümelerinin, bunda büyük bir payı olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda karakterlerin çocukluktan, yetişkinliklerine olan dönüşümü, kararlarının altında yatan psikolojik nedenler çok yerinde gösteriliyor. Kadın veyahut erkek fark etmeden çocuklukta ailede bulunamayan sevginin hayatta telafi edilemeyecek eksikliklere neden olduğunu düşünüyorum.

Gelelim kitabın devrim felsefesi üzerine yaptığı tartışmalara. Bir kişinin hayallerini gerçekleştirmesi, kendini gerçekleştirmesi ve bunların toplumsal bir faydaya katkı sağlamasına doğru tüme giden bir akış mı doğru olan ya da tersi mi? Peki toplumsal faydayı, kişisel başarıdan ayrı tutmak mümkün mü? Bu ince çizgi nerede duruyor? Bu çelişki bana daha tehlikelisini düşündürüyor. Kişisel başarı / mutluluk uğruna toplumsal faydayı görmezden gelmeye hatta zarar vermeye ne demeli?

“Sana bir şey diyeyim mi, fizikçi olsaydın bile, dünyanın en yararlı işlerini görseydin bile insanlığa yararlı olabildiğin için değil, kendi gözünde yücelebildiğin için övünürdün sen! Öylesine bencilsin ki, iyi bir iş yapıldığı için değil, o işi sen yaptığın için mutlu olursun!” (s.276).

“Kişisel başarı üstüne kurulmuş bir dünya düzeni. Bir yerde ölçü o, sonuca götüren o.. Kişisel başarı dediysem, gene para ya da ün demek istemiyorum… Kişinin kendi kendini gerçekleştirmesi diyorum, olanaklarını sonuna dek geliştirmesi diyorum. Her toplum, her düzen için geçerli bu bence. Öyle olmasa Ruslar balerinleriyle övünmezlerdi. Ne bileyim, sanatçılarına, bilim adamlarına ayrıcalıklar tanımazlardı… Daha da ötesi, önder diye bir şey olmazdı. Öyle değil mi? Einstein bulgularının gerçekliğini saptadığında kişisel bir sevinç duymamış mıdır sanıyorsun? İlk iş <<bu bulgu insanlığın işine yarayacak mıdır>> mı demiştir? Hayır, olamaz öyle şey. <<Buldum, buldum>> diye sevinmiştir, yüreği kendisi için çarpmıştır inan bana. Lenin devrimden sonra <<artık düşlerim gerçekleşmiştir>> demiştir kuşkusuz. Düşlerim! Evet! Ama bu düş aynı zamanda milyonların da düşü olabilir. Ya da Marx’ın aklına gelinceye dek kimsenin düşünmediği bir gerçek olabilir… Ya da atomun bölünmesidir, çiçek aşısının bulunmasıdır… O başka… Düşler, düşünler, bulgular iyiye ya da kötüye kullanılabilir; insanlığın yararına ya da zararına geliştirilebilir. Ama o düş, o düşünce, o bulgu ve karşısında duyulan sevinç en önce kişiseldir, özneldir. Kesinlikle öyledir, Selim.” (s.282).


Bu meseleyi tartışmak elbette yalnızca Pınar Kür’e has değil. Konu sosyalizm olunca sosyalizmi kurmak için çalışanların, kişisel olarak kendilerini kanıtlamak için çabalamalarına dair çelişkiye John Berger de Manzaralar (2016) kitabında yer veriyor:

“Batı kültürünün halihazırdaki çürüyüşünü tüm boyutlarıyla, açıkça görebiliyordu ve gerçek anlamda sosyalizm kurulsa bile, has bir sanat geleneğinin yeniden hayata geçirilmesinin zaman alacağının farkındaydı. Benim iyimserlik olarak adlandırdığım şey onun inancıyla ilgiliydi; bu çürümeyle mücadele eden ve sosyalizmin kuruluşu için çalışan herkesin -küçük ya da kadri bilinmeyen bir şekilde olsa da bir ölçüde değerli bir iş yaptığına inanırdı. Anlamsızlığın ve umutsuzluğun kol gezdiği, herkesin çılgınca kendini kanıtlamak için çabaladığı bir çağda, entelektüel açıdan hep sakin kaldı: Onun için – size göstermeye çalıştığım gibi- geleceğin yargısı demek olan tarihin yargısına hep güvendi.” (s.51).



Benzer bir bağlama John Berger’de karşılık bulmak hoşuma gitti. Bu noktada özellikle kitaptaki sınıf çatışmalarına dair bölümlerin bana Sevgi Soysal’ın Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ni hatırlattığını da söylemeliyim. Bu kitap da 1973’te yani Yarın Yarın’dan üç yıl önce yayınlanmış dolayısıyla yine bir 12 Mart romanı olduğu için benzettim.


Kitabın sonlarında yer alan aşağıdaki metnin 1976’da yazıldığına inanmak hayli zor. Üzerine hiçbir şey söylemeden bugünün algısıyla okumak üzere buraya ekliyorum.


“Türkiye’yi de içinde yaşadığım, işlerimi, işlevlerimi sürdürdüğüm bir yer olarak düşünüyorum. Her şeyi yapabilirler diyorum sana, yapamayacakları yok! Ve her şeyin yapılabildiği, hiçbir yasanın, yetkinin tanınmadığı bir ülkede yaşanmaz, Şeyda! Bugüne dek yasaların bende yana olduğu bir ülkede yaşıyordum, hep de öyle olsun isterim… Ama olur a, yasalar başkasından yana da olsa, kendini ona göre ayarlayabilir kişi, gene de işini uydurabilir… Hiç değilse nasıl davranacağını bilir, gereken önlemleri alır. Ama, yasa diye bir yoksa? O zaman ne yapar? Türkiye’de yasa diye bir şey kalmamış, anlıyor musun? Onun için kimseden korkuları yok. Böyle bir durumda ast üst ilişkileri yok oluyor çünkü. Kimi kime şikâyet edeceksin? Yönetimin kimin elinde olduğu belli değil ki… Kendileri de bilmiyorlar. Karışmazlar birbirlerinin işine, herkes dilediğini yapıyor ve hiçbir kısıtlama, hiçbir kısıtlayan yok… Korkunç olan bu…” (s.354).

Bu satırlar keşke bu kadar zamansız okunamasaydı. Yarın Yarın hem psikolojik hem siyasi bağlamıyla tekrar tekrar okunabilecek ve yeni anlamlar bulunabilecek bir kitap. Yıllar sonra eski bir baskıdan okumak da daha kıymetli oldu.

30 Mayıs 2019 Perşembe

Hızlı ve Yavaş Düşünme'den Bana Kalanlar


Anımsayan bellek, deneyimleyen bellek

Tatil zamanı yaklaşıyor. Buyurun size yaklaşan tatil planınız için eksantrik bir soru:

Tatilin sonunda, bütün resimler ve videolar yok edilecek. Dahası, tatille ilgili tüm anılarınızı silip yok edecek bir iksir içeceksiniz. Bu beklenti tatil planlarınızı nasıl etkilerdi? Normalde anılmaya değer bir tatile göre, buna ne kadar para vermeye hazır olurdunuz?” (Kahneman, s.451).

Resimler ve videoları kaybetmek bir nebze kabul edilebilir. Peki ya tatil dönemine ait tüm anıları hafızadan silmeye ne demeli? İşte bu noktada ikilemler başlıyor.

Nobel ödüllü yazar Kahneman, Hızlı ve Yavaş Düşünme adlı kitabında, bu soruya verilen yanıtları değerlendiriyor. Anıların yok edilmesinin pek çok kişide deneyimin değerini düşürdüğü sonucuna varıyor. Yapılan araştırmalar, bazı insanların gitme zahmetine hiç girmek istemediklerini gösteriyor. Özellikle dağa tırmanmak ya da ormanda yürüyüşe gitmek gibi deneyimlerin çoğunlukla eziyetli bulunduğunu, onlara değer kazandıranınsa; amaca ulaşmanın, acısının ve keyfinin unutulmaz olacağına dair beklenti olduğunu açıklıyor. (s.451).

Ben ne yapardım diye külahımı önüme koyup düşünüyorum. Önemli olan hayatta unutulmaz anlar yaşadığını hatırlamak mı yoksa yaşadığın anın içinde kalıp, tadını çıkarmak mı? Sonunda unutacak olsam bile yaşadığım andan mutlu olan bensem, bu tatile gitmeyi niye kabul etmeyeyim ki? Hayatta anlık hazların peşinde koşan bir insan değilim. (Mutluluk andır, huzur zamandır sözünden yanayım.) Diğer yandan anıları hatırlamaya ne kadar değer verdiğimi ve bende bir fil hafızası olduğunu yakından tanıyanlar bilir 😊 Hatta tatil anılarımı ayrıca yazdığım defterlerim vardır. Yine de sonunda hiç hatırlamayacak olsam dahi bu tatile gitmeyi ve aynı parayı vermeyi kabul ederdim. Hatta biraz daha Pollyanna olursam, bu tatili ilkinde unutacağıma göre, eğer tekrarlarsam hiç yaşamamışçasına keşfetme imkânım da baki kalıyor.

Peki insanların bu ikilemli soruya farklı yanıtlar vermesine neden olan düşünce yapıları nereden geliyor? Kahneman bu farklılığı “anımsayan bellek” ve “deneyimleyen bellek” kavramlarına dayanarak açıklıyor.



Zihnin anıları önemseyerek çalışmasına neden olan yapıyı anımsayan bellek olarak tanımlıyor ve bu belleğin öyküler kurduğunu ve gelecekteki referanslar için sakladığını belirtiyor (s.448). Demek ki, önemli olan ne yaşadığın değil nasıl hatırladığındır (ya da anlattığındır), derken devreye “anımsayan bellek” giriyor. Öyleyse geçmişi olduğundan toz pembe hatırlayıp kendini kandırmak mı daha fena, yoksa geçmişi deneyimlediğinden kötü hatırlayıp, bugününü kahretmek mi? Buyurun size bir ikilem daha!

Öyleyse gelelim, unutacak olmama rağmen tatile gitmeyi kabul etmemi sağlayan “deneyimleyen belleğin” nasıl çalıştığına.

Olumsuz duyguların olumlu duygulara göre ön plana çıktığı anları nahoş anlar olarak tanımlayan Kahneman, katılımcılara gün içinde yaşadıkları nahoş anlara yüzde cinsinden bir değer vermelerini istiyor. Bu değerin adını da N endeksi koyuyorlar. Elbette bir kişinin herhangi bir andaki ruh halinin mizacına ve genel mutluluğuna bağlı olduğunu ama duygusal esenliğin gün içinde ve hafta sonu değişkenlik gösterebileceğini vurguluyorlar. Böylece ortaya deneyimleyen bellek çıkıyor. Kahneman örneği şöyle açıklıyor: “mutlu bir biçimde aşıkken, trafiğe yakalandığımızda bile keyif duyabiliriz ve kederliysek, komik bir film izlerken depresyonda kalabiliriz” (s.457).

Aslında bu hissi hayata karışma ve hayattan alıkonma hali olarak anlıyorum. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan ve öncesini, sonrasını düşünmeden anı yaşadığımız, yani hayata karıştığımız anlar. Bana göre bu hissin karşısında ise bir parçası olamadığımız, kendimize ve yakınlarımıza yabancılaştığımız, zamanın dışına fırlatıldığımızı hissettiğimiz anlar geliyor.

Kahneman, Hızlı ve Yavaş Düşünme kitabında benim hayata karışma hissi olarak tanımladığım duyguya da yer veriyor.

Psikolog Csikszentmihalyi’ye referans vererek, bu kavramı akışta olmak diye ifade ediyor ve şöyle açıklıyor: akış, “kendini bir işe kaptırmaktı; bazı sanatçıların yaratıcı anlarda yaşadığı, başka pek çok kişinin de bir film, kitap ya da bulmaca karşısında büyülendiğinde ulaştığı hal” (s.454).
Sanırım bir ilişkinin, bir arkadaşlığın, yaptığımız işin değerini akışta kaldığımız anların çokluğuyla ölçmek anlamlı olurdu.

Kahneman’ın kitapta değindiği ve hoşuma giden bir diğer kavram ise Psikoloji Profesörü Daniel Gilbert’in tanımladığı “miswanting” oluyor. Kahneman her dilde bu sözcüğün yer almayı hak ettiğini söylüyor. Peki ne anlama geliyor? Miswantig’in karşılığı, duygusal tahmin hatalarından kaynaklanan kötü seçimler olarak açıklanıyor. Daha açık ifade etmek gerekirse, “hatalı olarak sizi mutlu edeceğine inandığınız bir şeyi isteme” denebilir. (s. 471) Miswanting’in Türkçe – İngilizce sözlükteki anlamına baktım ve “yanlış dilek” olarak yer aldığını gördüm. Yine mantık ve gönül çelişkisine geldik mi? Yanlış kavramı ancak zihinsel bir faaliyetin sonucu olabilir. Dilek ise gönülden geçenle ilgili olduğuna göre, doğru ve yanlış diye matematiksel bir sonucu olmayan bir kavram diye düşünüyorum. Öyleyse miswanting’i “yanlış dilek” diye çevirmek hayli kulak tırmalayıcı oluyor. Miswanting için “yanlış dilek” yerine “kör dilek” nasıl bir çeviri olurdu? (TDK Sözlüğe önersem mi?) Tam da bir şeyi körü körüne istemekle bağdaşıyor. Yine hayatta uzak durmaya çalıştığım hislerden biri. Bunun yerine bazen çaresizlikle, bazen alaycılıkla, bazen de gönül rahatlığıyla “hayırlısı” demeyi tercih ediyorum. Sözlüğe “hayırlısı” yazınca bulunamadı dese de her bağlama uyan joker sözcük olmayı, benim gözümde çoktan hak etti.

Şu sıralar zihnimi daha çok kurcaladığı için kitaptaki mutluluk ve bellek konularına odaklandım. Diğer yandan kitapta zihnin düşünce yapısına, kabul etmesine, sorgulamasına, tahmin etmesine yönelik ilgi çekici kavramlar da inceleniyor. Örneğin insanların olayları idrak etme biçimindeki davranışlarını “tilkiler ve kirpiler” olarak ikiye ayrıştıran, aşağıdaki etkileyici alıntıya yer vermek istiyorum.

Kirpiler ‘önemli bir şey bilirler’ ve dünya hakkında bir teorileri vardır; belirli olayları tutarlı bir çerçeve içerisinde açıklar, her şeyi kendileri gibi görmeyenlere karşı sabırsızlıkla dikenlerini kabartır ve tahminlerine güvenirler. Aynı zamanda hatalarını kabul etmekten özellikle çekinirler. Kirpiler dik kafalı ve nettirler. . . Tilkiler ise aksine, çapraşık düşünürlerdir. Tek bir büyük olayın tarihin gidişatını belirlediğine inanmazlar. Bunun yerine, benzer düşünceli bir inananlar topluluğu tarafından desteklendiklerinde, gerçekliğin kör talihten değil, birçok farklı faktör ve kuvvetin etkileşiminden doğarak, çoğu zaman büyük ve kestirilemez sonuçlar ürettiğini kabul ederler.” (s.256).

Peki evlilik hayatta beklenen mutluluğu getiriyor mu?

Son olarak evlilik ve yaşam memnuniyeti arasındaki ilişkinin yıllara göre değişkenliğini gösteren araştırmayı hayli düşündürücü buldum. Yine mutluluk üzerine yapılan çalışmalarda Alman Sosyo-Ekonomi Paneli’nden alınan aşağıdaki analizde, evlilik olayının etrafında iki üç yıl süren, olağanüstü yüksek bir yaşam memnuniyeti düzeyi görülüyor. Ancak ilerleyen yıllarda bu memnuniyet giderek düşüyor. Demek ki, unutulmaz düğün anları peşinde koşan çiftlerin ayaklarının yere basması çok da uzun sürmüyor! Zaman içinde anımsayan bellek yerine deneyimleyen bellek daha ağır basıyor olmalı.



Araştırmanın diğer çarpıcı tespiti ise evli ve bekarlar arasındaki mutluluk düzeyi karşılaştırmasında, evliliğe dayalı bir fark bulunmayışını resmi olarak görmek oldu.

Yapılan çalışmalarda eşleriyle birlikte yaşayan kadınlar ile birlikte yaşamayanlar arasında deneyimlenen esenlik açısından bir karşılaştırma yapıldığında, genel bir fark olmadığı görülüyor. Çünkü deneyimlenen esenliğin ortalama olarak evlilikten etkilenmediği, bunun nedeninin evliliğin mutluluk açısından bir fark yaratmaması değil, hayatı bazı açılarda iyi yönde, bazı açılardansa kötü yönde değiştirmesidir. “(s.464.)

Hatta günümüz evliliklerini düşününce, bekar kalan kadınların özellikle deneyimlenen esenlik anlamında daha mutlu olduğunu söylemek bile mümkün olabilir. Elbette bu benim kişisel yorumum.

Hızlı ve Yavaş Düşünme kitabını tekrar tekrar açılıp, okunabilecek bir başucu kitabı niteliğinde buldum. Bakalım kitaba dair bu yorumlarımı ileride yeniden okuduğumda, belleğim bugünleri nasıl hatırlayacak?




19 Mayıs 2019 Pazar

Parfümün Dansı'ndan Bana Kalanlar


Parfümün Dansı kitabı bana doğum günü hediyesi olarak geldi. Edebiyat sever sevgili arkadaşım Duygu vesilesiyle Tom Robbins’in 1984 yılında yazdığı bu kitapla tanıştım. Kitabın orijinal adı Jitterbug Perfume! Jitterburg bir dans çeşidi olan swing’in diğer adıymış. Bunu da yeni öğrendim. Kitap yazılalı otuz yılı aşmış olsa da yazarın hayata, ölüme, sevmeye, hayal kurmaya dair tespitlerini zamansız buldum. Roman bir parfümün peşinden ölümsüzlüğün izini çağlar boyu süren kralın hikayesini anlatıyor. Farklı şehirlerde ve zamanlarda geçen kurguyu takip etmekte zorlansam da beni kalbimden yakalayan aşağıdaki alıntılara blogta yer vermek istedim. Böylece kişisel zaman yolculuğumda dönüp tekrar hatırlanacak notlar olsun istedim.


Arzu ve acı çekme arasındaki ilişkiden bahsederek beni etkileyen ilk alıntıdan başlıyorum:

“Burada öğrettiklerine göre varoluşun çoğu ıstırap çekmek. Istırap da arzulardan geliyor. Demek ki eğer arzuları ortadan kaldırabilirsek, o zaman ıstırabı da kaldırmış oluruz…Eğer bir insan ıstıraptan kurtulmak uğruna tüm zevkleri de en baştan reddediyorsa, ne kazanır? İçinde ne ıstırap ne zevk olmayan bir hayat boş bir hayattır. Nötr bir hayattır.” (s.128).

Bu satırları okuyunca peki ben nasıl hissediyorum diye kendime dönüyorum. Hayal kırıklığına uğramak yerine arzu duymaktan kaçınıyorum. Hatta haddinden fazla arzu duymayı aç gözlülükle ilişkilendirip daha da uzaklaşıyorum. Aç gözlülük ve sahip olduklarıyla mutlu olamama hali hayatta tam da karşısında durmaya çalıştığım hislerden. Diğer taraftan hiçbir şey arzu etmemenin insanı yaşama isteğinden alıkoyduğunun da farkındayım. Burada ince bir çizgi var. Yazar da bu noktaya değinerek devam ediyor:

İnsanın arzu etmeme arzusunun, arzular arasında en sinsi arzu olduğunu kabul etmişsindir herhalde…Arzu kelimesi, ortada bizi olmayan bir şeyin varlığını gösteriyor. Eğer her şeyimiz varsa, o zaman arzu olamaz; çünkü isteyecek bir şey kalmamış olur… Arzunun heyecanını ve hayal kırıklığını ortadan kaldırmak için, isteyebileceğimiz her şeyin, ihtiyacımız olabilecek her şeyin bizde de var olduğunu anlamamız, uyanmamız gerek.” (s.139).

Kendimi hiçbir dönemde hayalperest olarak tanımlamadım. Bilakis bir hayalin peşinden gidip gerçekleri görmezden gelmekten ve sonunda o gerçeklerle yüzleşecek olmaktan çekinirim. Bunun beni hayal kurmaktan alıkoyduğunu da biliyorum. Yine de bunu aşmak için yazı yazmak bahanesiyle kendime bir hayal defteri edindim. Hayal bulutları gibi değil de içi doldurulmuş, ayakları yere basan rengarenk anlar yazıyorum. Kim bilir çok zaman sonra bir gün bu defteri bulduğumda, içindekilerin gerçek olduğunu görüp, hayret ederim. Yoksa yazarın dediği gibi:

“Umudu ve hayali olmazsa, neden istesindi bin yaşına kadar yaşamayı? Ya da yirmi beş yaşına kadar hatta?” (s.344).

Hayaller o kadar değilse de gerçekleşen küçük mucizelere inanmak bana daha cazip geliyor.

Küçük mucizeleri kabul ettiğimiz zaman kendimizi büyük mucizeleri hayal edebilecek yeterlilikte hissederiz. Bir istiridyenin içinden parlak, canlı, lezzetli bir canlının çıkabileceğini kabul ettiğimiz anda, aynı kabuktan Afrodit’in geleceğini de kabul etmiş sayılırız. Bununla da yetinmeyerek, Afrodit’in kabuğundan büsbütün uzaklaşacağını, kendine bir stüdyo daire edineceğini, tıpkı istiridye gibi onu istediği biçimde donatacağını da düşünebiliriz.” (s.151). 

Mesela çiçeklerin her bahar açması benim küçük mucizem! Neden laleleri her bahar yeniden görmek ya da kısacık bir mevsimde yol kenarında bir gelincikle karşılaşmak beni bu kadar mutlu ediyor diye düşündüm. Kışın ayazını yiyip kuruyup kalmış bir dalın, tepeden tırnağa renge bürünmesi, yeniden canlanması mümkünse eğer, bizim de hayatımızda bir şeylerin değişmesi gözümde mümkün hale geliyor. Böylece kuru dallar gibi içimin de çiçeklenebileceğine dair ümidim, heyecanım, sevincim her bahar artıyor.

Yine de hayatta anlık yüksek dozlu coşkular yerine süreğen huzur dolu anları tercih ediyorum. Her ne kadar TDK sözlük* süreğen kavramını olumsuz durumlarla eşleştirse de ben hayatta süreğenliğin peşindeyim. Yazar huzurun gücünü şöyle tanımlamış.

“Her hareketsiz kabuklu hayvan, içe kapanıklığın gizli kuvvetini ifade eder zaten. Huzurda saklı olan kuvvettir o kuvvet.” (s.156).

Yakınımdaki insanların öyle düşünmediğini bilsem de kendimi daha ziyade içe dönük ve iç dünyasında daha mutlu biri olarak görüyorum. Çünkü ben de yazar gibi sarıldığım iç dünyamın bana ait tek varlığım olduğuna inanıyorum.

Bireyselliğimiz bizim tek varlığımızdır. Onu güvenlik uğruna ya da tüm toplumun çıkarları uğruna değiş tokuş etmeye, elden çıkarmaya razı olanlar bulunabilir. Ama onu koruyan, hayatın buruk yollarında onu hep yanında taşıyan, sevgide, düşüncede ona sadık kalan, sabah yıldızınca kutsanır.” (s.255).

Burada bahsedilen bireyselliği, değerlerini korumak, doğru olduğuna inandığı yoldan yürümek ve hayallerinin peşinden (ya da planlarının diyeyim) gitmek olarak anlıyorum. Yoksa bu bireysellikte kendi içine dönüp mutsuz olmaktan bahsedilmiyor. Bu ince çizgi de şöyle açıklanıyor:

Gerçeklik özneldir. Bu kültürde tatsız ve ciddi şeyleri ‘önemli’ sayma eğilimi var. Mutlu sersemler konusunda haklısınız. Ama onlar mutlu olmaktan çok, beyinleri çıkarılmış tipler. Beri yandan, asık suratlı mutsuzun durumu da aynı derecede gülünç. İnsan mutsuzken dikkati hep kendine döner. Kendini çok ciddiye alır. Mutlular, yani kendilerini gerçekten sevenlerse, pek düşünmezler kendilerini. Mutsuzu neşelendirmeye çalıştığında, istemez, karşı çıkar. Çünkü dikkatini kendinden ayırıp evrene yöneltmek zorunda kalacaktır. Mutsuzluk kendine düşkünlüğün varacağı son noktadır.” (s.270)



Gelelim aşka, yazarın elbette aşka dair de sözü var. Beni hep düştüğüm ikilem olan aşk ve mantık arasında kalmaktan yakalıyor:

Aşkın en yüce işlevi, sevilen insanı özgün ve yeri doldurulamaz biri yapmasıdır. Aşkla mantığın farkı da şudur: Aşkın gözünde bir kurbağa pekâlâ prens olabilir. Oysa mantıkçının analizinde, aşığın önce o kurbağanın prens olduğunu kanıtlaması gerekir, ki bu girişim nice tutkunun parıltısını körletmeye yeter.” (s.171).

Ben yine de mantık ve aşkın tehlikeli iş birliğinden korkuyorum. Mantık ne zaman aşk için haklı nedenler (bahaneler) üretmeye başlayıp gerçekleri saklarsa, hayal kırıklıkları ve üzüntüler de peşinden geliyor.

Yaşama sevincini kaybetmenin, ölümle (ve yaşlılıkla) arasındaki ilişki de çok çarpıcı ifade ediliyor.

tüm ölümlerin yüzde doksanının intihar sayılabileceğini söylüyordu. Hayata karşı merak beslemeyen, var olmaktan çok az sevinç duyan kimseler, bilinçaltında hastalıkla, kazayla ve şiddetle işbirliği yapar, onları kendi üstlerine çekerler.”(s.230).

Yüzde doksan diyemesem de bu gerçeği pek çok kez düşünmüşümdür.

İnsan kendini ölüme programlar. Daha ilk soluğumuzu alırken, son soluğu beklemesini öğretirler bize. Eğer insanı başka şey öldürmezse, bu telkin yeter öldürmeye. Bir gün istatistiklere bak da, anne ve babalarının öldüğü yaşta ölen ne kadar çok insan var, gör. Kendilerine model olarak anneyi mi babayı mı alıyorlar, ona göre değişiyor; Elvis Presley yalnız annesinin öldüğü yaşta ölmekle kalmadı, yılın aynı gününde öldü üstelik. Vücut zihnin uşağıdır.” (s.333).


Hayatın bir yolculuğa benzetildiği, ölümün ise din ve mizah açısından bakınca nasıl farklı ele alınabileceğine dair aşağıdaki uzun paragrafı da kesmeye kıyamadan ekliyorum.

Her birimize bir yolculuk bileti verilmiştir. Eğer yolculuk ilginçse (sıkıcıysa zaten tek suçlusu kendimiz oluruz), o zaman çevremize bakıp zevkini çıkarırız (ne çabuk geçiyordur manzara yanımızdan!), çevredeki diğer yolcularla çene çalarız sık sık kalkıp tuvalete ziyaretler yaparız, günah çıkarırız…ama bileti kaldırıp da bakmaz, üzerinde yazılı son istasyonun adını okumayız. Oysa açık seçik yazılıdır orada: Dipsiz Kuyu. Ama yolun sarsıntıları arasında ne kadar görmezden gelirsek gelelim, bizi bekleyen ölüm hep oradadır. Daha doğrusu, çorabımızın içindedir. Bir türlü temizleyemediğimiz kire benzer. Eğer insan dindarsa, dipsiz kuyuya yuvarlanışını bir mantığa oturtur. Eğer insanın mizah anlayışı varsa (bu konuda iyi bir mizah anlayışı, şimdiye kadar bulunmuş dinlerin hepsinden daha yararlıdır), insan espriyle, alaycılıkla onu en aza indirebilir. Ama hayalet yine de orada durur… Belki de yaptıklarımızla çok değerli, çok vazgeçilmez kılmayı, ölümün bizi almakta tereddüt etmesini sağlamayı amaçlarız.” (s.316).

Son olarak hem duygularımı dile getiren hem hala ümitli kalmayı başarabilen aşağıdaki paragrafa da yer vermek istiyorum. Bu satırların 1984’te yazıldığını düşününce günümüz dünyasında durum daha da vahim olsa bile biz geleceğe dair meraklı, umutlu kalmayı sürdürelim.

Siyasal liderlerimiz aydın değil, dürüst değil; ama birkaç istisna dışında siyasal liderler her zaman öyle olagelmiştir. Ben siyaseti ciddiye almaktan çok uzun zaman önce vazgeçtim… Hayır dostlarım beni rahatsız eden… özgün yaşantının yokluğu. Her şey o kadar sahte ki. Her şey yapay, sentetik, sulanmış ve standardize olmuş… Her konuda durum aynı. İnsanları, amaçlarını, fikirlerini bile standardize ediyoruz. Her şey sahteleşti. Ama durun keyfinizi kaçırmayayım. Bunlar hep değişecektir, inanın bana. Değişime güvenebilirsiniz. Ben şimdi bile, ileride ne olacağının merakı içindeyim. Doğru dürüst soluk alın, meraklı kalmayı sürdürün…” (s.403).

Ölümsüzlük peşinde akan kitabın sonuna geldiğimde ölen insanların yüreklerinin bir terazide tartıldığını ve kalbi tüy kadar hafif olan çıkarsa, ona ölümsüzlük hakkının tanındığını görmek çok hoşuma gitti. Ölümsüzlüğü tercih eder miyim hiç emin değilim. Ama kalbimizi bu geçici dünyanın kavgasıyla, kederiyle, ağırlığıyla doldurmamak harika olurdu.

*Süreğen (TDK Sözlük)
1. Ne kadar süreceği belli olmaksızın sürüp giden, müzmin, kronik: Süreğen bir anlaşmazlık. 2. tıp Uzun zamandan beri süren, uzun süreli olan (hastalık), müzmin, kronik, akut karşılığı: Süreğen bir hastalık.

24 Mart 2019 Pazar

Doppler'den Bana Kalanlar






Öncelikle Doppler’in mevcut düzene olan eleştirisini ve kendisini nasıl konumlandırdığını aktarayım.

Burası artık ne Oslo ne de Norveç. Burası orman kendi içinde bir ülke, kendi küçük mantığıyla. Sağcı herif ve ahbapları ülkenin geri kalanını yönetsinler, birbirlerine arabalar, tekneler, evler ve arsalar satsınlar ve komşularla olan kavgalarına ıncık cıncık hukuksal ayrıntılar bulmakta yardımcı olsunlar; birbirlerinin geyik avlama kotasını doldursunlar, birbirlerinin köpeklerini ödüllere boğsunlar, birbirlerinin çocuklarını, yurtdışında okuyup fink attıktan sonra stajer ya da müdür yardımcısı olarak işe alsınlar ama burada, ormanda sözleri geçmez. Orman onlardan etkilenmiyor, onları başkalarından ayırmıyor bile. Burada bana ilişemezler” (s.60).

Bu isyan edişinde kendisine de acımasızca davranmaktan çekinmiyor ve şöyle diyor:

Bir daha asla fatura ödemeyeceğim. Takastan, hırsızlıktan ve ormandan geçineceğim. Ben ölünce de orman benden geçinecek. Anlaşma böyle” (s.53).

Bu düşüncelerinin temeline modern bireyin oluşurken bireyciliğin ön plana çıkmasını, kişinin gün içinde zamanını yönetirken boş durmama ilkesinden yola çıktığını ve ancak bu şekilde hem kişisel hem ekonomik olarak gelişeceğine inanmasını koyduğunu anlıyorum. Doppler tam da modernliğin çekirdeğini oluşturan bu kavramlara karşı geliyor.

Sürekli bir şeyler yapmak ya da yapacak bir şeyler icat etmek zorunda olduğumuz fikri içimize işlemiş. İnsanın bir meşguliyetinin olması bir bakıma iyi bir şey, uğraştığımız şey çok aptalca bile olsa. Ne pahasına olursa olsun sıkılmak istemiyoruz ancak ben, sıkılmaktan hoşlandığımı fark ettim” (s.61).

Zamanımızı devamlı bir şeylerle doldurma, bir şeyleri kaçırdığımızı sanma, daha fazla şeyi deneyimleme ve bundan keyif alma isteği aslında insana devamlı bir şeyler aldıran, para harcatan ve sahip olduran bu düzeni besliyor. Oysaki ölüm anıyla birlikte gelen bu sahipliklerin beyhudeliği çarpıcı şekilde ifade edilmiş.   

“İnsan bir var bir yok. Bir gün var, bir gün yok. İnsanın olabileceği ve sahiplenebileceği her şey ile -birdenbire- olamayacağı ve sahiplenemeyeceği her şey, çünkü insan son bir kez bir şeyler olduğu ya da son bir kez bir şeyleri sahiplendiği için sevimsiz bir durum” (s.22).

Modern insanın bireyciliği, kendini ayrıştırması, kendi istek ve arzularını ön plana çıkarması demişken bunun kalabalıkların, ailelerin hatta evliliklerin içindeki yalnızlıklara dönüştüğünün tespitine de yer veriliyor:

''Yalnız doğar, yalnız ölürüz. Buna bir an evvel alışmak lazım. Yalnızlık yapının temeli. Yani taşıyıcı kolonun ta kendisi. İnsan başkalarıyla bir arada yaşayabilir, ancak 'bir arada' demek, kural gereği yan yana olmak anlamına gelir. Bu da iyi sayılır. İnsanlar yan yana yaşar, şanslarının yaver gittiği anlarda belki bir arada bile olabilirler. İnsan aynı arabada oturur, aynı yemeği yer, aynı Noel'i kutlar. Ama birlikte araba kullanmaktan, yemek yemekten ya da Noel'i kutlamaktan başka bir şey bu'' (s.31).

İyi günde, kötü günde, demiştik evlendiğimizde. Sorun, aynı günün, biri için iyi, diğeri içinse kötü olabilmesinde elbette”(s.26).

Öyleyse bu durumu önlemenin yolu neydi, karşındaki insanın acılarını, sevinçlerini sahiplenmek mi? Yine geldik sahiplenmenin çelişkisine, gerilimine, tutarsızlığına. Buraya girince çıkamıyorum, o nedenle noktalıyorum.

Gelelim doğanın kucak açmasına, bütünleyici olmasına ve modern insanın unuttuğu ama asıl sürekliliğinin doğaya bağlı olduğu gerçeğine:

"Dünyanın geleceği buna bağlı. Dünya insanlara ait değil, insanlar dünyaya ait. Çiçekler bizim kız kardeşimiz; at, büyük kartal ve geyiği saymıyorum bile, hepsi erkek kardeşlerimiz. İnsan nasıl olur da herhangi bir şeyi satabilir ya da satın alabilir? Hava sıcaklığının ya da ağaçlardaki rüzgârın sesinin sahibi kim? Dallardaki bitki örtüsünün özlerinde, bizden önce yaşayanların hatıraları saklı. Şırıl şırıl akan derede, babamın ve onun babasının sesi de mevcut. Bastığımız toprağın bağrında atalarımızın tozlarının da bulunduğunu, dünyanın başına gelen her şeyin bizim de başımıza geleceğini, dünyaya tükürürsek kendimize tükürmüş olacağımızı falan çocuklarımıza öğretmemiz gerek" (s.50).

Buraya kadar aktardıklarımla çizilen tablo oldukça tutarlı, makul, hakkaniyetli gözüküyor. Halbuki içime sinmeyen bir şeyler var. Doppler doğanın kıymetinden bahsettiği halde bir geyiği öldürmekten çekinmiyor. Bu ekonomik düzene karşı geldiği halde avladığı geyiğin etini takas ederek aldığı çok sevdiği yağsız sütün de vazgeçmiyor. Hatta anlaşma yaptığı market görevlisine yağsız sütün insanoğlunun ulaşabildiği en yüksek nokta olduğunu, sadece modern zamanlarda gerçekleştirilebildiğini, insanı soylu kıldığını söylüyor. Böylece modernliğin getirdiği keyiflerden de tamamen vazgeçmediğini özellikle vurguluyor. Hatta daha lüks bir tüketim nesnesi olan Toblerone çikolata için de mücadele vermekten çekinmiyor. Herhangi bir çikolata değil Toblerone gibi ikon haline gelmiş bir çikolatanın seçilmesi de yine manidar. Doppler sanki sahip olmaktan yine vazgeçmiyor da yalnızca sahip olma yöntemini değiştiriyor. Kitabın devamında bir diğer tutarsız bulduğum nokta ise Doppler’in doğadaki her varlığı koruma düşüncesine ve insandaki saldırganlığın azalması gerektiği düşüncesine rağmen ormanda karşılaştığı sağcı adamı yaralaması oluyor.




Doppler’i 21. Yüzyılın post modern flanörü olarak okumak mümkün. Charles Baudelaire’in 1859 tarihli Modern Hayatın Ressamı başlıklı yazısında flanör: Şehrin meraklısı, izleyicisi, gözleyicisi, ehl-i keyf diye tanımlıyordu. “Nasıl ki kuş havada, balık suda yaşarsa, o da kalabalıklarda yaşar. Aşkı, işi, gücü kalabalıklardır. Kusursuz flâneur için, tutkulu gözlemci için, ahalinin orta yerini, hareketin gel-git noktasını, gelip geçici ile sonsuzun arasını mesken tutmak müthiş bir keyiftir. Evden uzak kalmak ama her yerde evinde hissetmek; dünyanın merkezinde olmak, dünyayı gözlemek, ama dünyadan saklı kalmak…” (Baudelaire, 2007, ss. 210-211)

Doppler’in de ormanda saklı kalma isteği, görünmeme halinden duyduğu keyif açıkça ifade ediliyor. İnsanları sevmediğini yinelese de kitabın sonunda birkaç müridiyle birlikte bir ormandan bir ormana çıkacakları yolculuğun sonunda başka bir yaşamı keşfetmeye, oradaki başka insanlara merak duymaya, bakmaya devam ediyor. Dönemin flanörleri de çalışma düzenine dahil olmayarak, zamanlarını kendileri yönetmeyi tercih ediyor ama bulvarlardaki cafelerde vakit geçirmenin keyfinden de vazgeçmiyordu.


Kitap boyu kulağımı tırmalayan bir diğer vurgu da Doppler’in ön plana çıkartılan erkekliği oluyor. Cinsel organının çok büyük olmasına ve buradan bulduğu güce vurgu yapılmış. Bunun nedenini düşünürken, kitaptaki kadın karakterlerin nasıl konumlandırıldığına da bakmalı. Doppler’in eşi, kitabın sonunda üçüncü bebeğini doğurduğunda daha fazla bebek sahibi olmak istediğini dile getiriyor. Öncesinde de alışveriş yapmaktan duyduğu mutluluk belirtilmişti. Sağcı adamın eşi de benzer şekilde manzaralı evine, bahçesine kök salmış şeklinde çiziliyor. Doppler’in ormandaki müritlerinin hepsinin erkek olması da yazarın kadınların bu reddetmenin içinde olamayacağını düşündüğünü gösteriyor. Bu da tıpkı 19.yy’daki “flanörün kadın dengi olmaz” düşüncesi ile bağdaşıyor. 19. yy’daki kadının “kamusal alana girememesi ve şehirde tek başına gezip dolaşamaması” gibi günümüzde kadın artık kamusal alandan vazgeçemiyor ama ormanda da tek başına gezip dolaşamıyor şeklinde resmedilmiş. Bunu kadına mı yoksa kadını buna zorlayan düzene bir eleştiri olarak mı okumalıyız emin değilim. Dediğim gibi bunun için yazarın bağlamını ve Norveç’in dinamiklerini daha iyi bilmek gerek.



Son olarak Doppler isminin bilinçli olarak tercih edildiğini ve fizikteki “Doppler etkisi” ile bir ilgisi olup olmadığını düşünüyorum. Doppler etkisi dalga özelliği göstermekte olan herhangi bir fiziksel varlığın, frekans ve dalga boyunun uzaklaşan veya yakınlaşan hareketli bir gözlenen tarafından farklı algılanması olayı olarak tanımlanıyor. En bilindik örneği, sivrisineklerin sesinin uzaktayken kalın, yakındayken çok tiz olması diye anlatılır.  Peki bunu romana nasıl uyarlayalım. Doppler her ne kadar ormanda olsa da bu orman şehrin içinde yer alıyor. Kitabın sonunda ormanlar arasında bir yolculuğa çıkarak mevcut hayattan giderek uzaklaşmaya başlayacağını anlıyoruz. Devam kitabı olan Bildiğimiz Dünyanın Sonu’nu okumadım ancak çevirmen Dilek Başak ile yapılan röportajda, kahramanın ormanda geçirdiği zamanı “avarelikle geçen yıllar” diye tanımladığını öğreniyorum.  Oldukça şaşırtıcı! Dahası yola çıkmadan önceki düşüncelerinin tamamen değiştiğini anlıyorum: “çocukların en büyük desteği ben olacağım, yemek yapıp evi, bahçeyi çekip çevireceğim. Belki eski eşime bile geri dönebilirim” diyecek olan Doppler’in uzaklaştıkça algılarının değiştiğini söyleyebiliriz.
Çevirmen Dilek Başak, Doppler’in bu şaşırtıcı değişimini şöyle açıklamış “Doppler başından beri bir iç huzur arayışında ve ailesini terk ettiği için vicdan azabı çekiyor ve neyi istemediğini bilip tam olarak neyi istediğini bilemediğinden ormanda geçirdiği yılları "avare yıllar" olarak tanımlıyor olabilir.”

Böylece karakterde bulduğum tutarsızlık yerli yerine oturuyor. Yine de hala içselleştiremediğim Doppler’in devam kitabındaki sesini duymak için bende bir merak uyanmadı.




21 Mart 2019 Perşembe

Papillon'dan (Kelebek) Bana Kalanlar


Henri Charriére'nin hayat öyküsünden yola çıkan Papillon filminin 2017’de yeniden çekilen ve başrollerinde Charlie Hunnam ve Rami Melek’in oynadığı versiyonu şu anda vizyonda.  İlk versiyonu 1973’te çekilen ve dünyada ses getiren, ülkemizde de vizyona giren filmin başrolünde ise Dustin Hoffman ve Steve McQueen yer almış. Henri Charriére'nin 1933 yılında işlemediği bir cinayetten suçlanarak müebbet kürek mahkûmu olarak gönderildiği Fransız Guyana’sında on üç yıl boyunca verdiği yaşam savaşının ve ardından kaçarak kurtulmasının anlatıldığı filmi çok etkileyici buldum. Henri Charriére yeniden başladığı ikinci hayatında, başından geçenlerin kitap haline getirilmesini sağlayarak tüm dünyaya öyküsünü duyuruyor. Kitap yaklaşık yirmi dile çevrilmiş ve dünyada en çok satan kitaplar arasına girmiş. Türkçede de Papillon anlamına gelen Kelebek adında yayınlanmış. Papillon adı Henri Charriére'nin lakabı olup boynunda taşıdığı kelebek dövmesinden geliyor.

Filmde beni en çok etkileyen yan, Papillon’un maruz bırakıldığı insanlık dışı şartlara rağmen inatla koruduğu ve peşinden her türlü mücadeleye girdiği hayatta kalma arzusu oldu! Yine konforlu, lüks denebilecek yaşamlarımızdan utanıp, bunca yaşama isteğinin yarısına sahip çıkabilsek aşamayacağımız engel kalmaz diye düşündüm. Kürek mahkumlarının ağır koşullarına, maruz bırakıldıkları şiddetin yanında kendi aralarındaki güç savaşlarına bakınca, ister istemez yerlerinde olsaydım ne yapardım diye düşünüyorum. Böylesine şiddetin, ölümün, yaralanmanın olduğu bir ortamda sükûnetini korumak, kendini yalıtmak pek mümkün gelmedi. İnsan elbette ya intihar etmeyi ya kaçmayı düşünebilirdi, bu şartlarda yaşamanın imkânı yok gibi geldi. Yine de kendime Sabahattin Ali’nin sözlerini hatırlattım. “İnsan tahammül edemeyeceğini zannettiği şeylere pek çabuk alışıyor ve katlanıyor!” Çoğu kez bir belirsizlik olarak gördüğüm hayatta hiçbirimizin bu koşullara düşmeyeceğinin teminatı maalesef yok. Bu ağır gerçekle bir kere daha yüzleştim.

Bir diğer etkileyici bulduğum şey ise Papillon ve Louis Dega karakteri arasında devam eden dostluk bağı oldu. Fransa’daki hapishanede başlayan dostlukları aynı adaya gönderilmeleri, aynı görevleri istemeleri ve birlikte kaçış planları yapmalarıyla devam ediyor. Kaçtıkları sırada Louis ayağını kırmışken bile Papillon kendini riske atıp onu yarı yolda bırakmıyor. Sadece vicdani bir gönül bağıyla mı bunu yapıyor yoksa bu tehlikeli yolda kendisine cesaret, güç vermeye devam edecek birini bırakmak istemediğinden mi? Aradan geçen zamanda Papillon’un hücre mahkumiyeti sırasında ayrı düşseler de yolları tekrar birleşiyor. Filmin sonunda Louis, adada kalmayı tercih edeceği halde, son ana kadar Papillon’un hazırlıklarına birlikte kaçacaklar gibi destek oluyor. Adeta bu güveni boşa çıkarmıyor. Peki Louis’in adada kalmasına neden olan, kaçmaktan alıkoyan şey neydi diye düşünüyorum. Sıfırdan, hiçbir kimliği, vatandaşlığı olmadan bir hayata başlamanın zorluğu mu? Yoksa eşinin onu aldatarak avukatı ile evlenmesinin verdiği kaybetme, yenilme duygusu mu? Peki tersten sorayım, Papillon’u ayakta tutan neydi? Kelebek dövmesinin yanında taşımaya devam ettiği eşinin dövmesi mi, onu beklediğini bildiği birinin varlığı ve sevgisi mi? Bu noktada Freud’un, Eros ve Thanatos adını verdiği yaşam ve ölüm iç güdülerini hatırlıyorum. Papillon’a tüm bu tehlikeleri göze aldıran aşk ve cinsellikle bağdaşan yaşam içgüdüsü değilse neydi? Elbette hayattaki güçlü duygulardan biri olan adalet duygusunun da payını unutmamalı, suçsuz olduğunu kanıtlama isteği deonu motive etmiş olmalı.


Louis Dega sonunda kaçmamaya karar verse de onu da ayakta tutan bir tutku var, resim yapmak! Aynı kağıtların üzerine tekrar tekrar çizmekten, kaldığı odanın duvarlarını boyamaktan vazgeçmiyor. Bu da onun kendini ifade etme biçimi, yaratma ve keşfetme isteği olsa gerek! Umutsuzluğa kapıldığım, karamsarlığa düştüğüm anlarda, “olsun ben de iç dünyama kapanıp okuyacağım, yazacağım, kendi kendime mutlu bir dünya kuracağım” deyişimi hatırlıyorum. Bu koşullarda olsam belki okumaya imkânım olmazdı ama hala yazabilirdim en azından yazmak istediklerimi hayal edebilirdim. Çünkü beni de hayata bağlayan okuma ve yazma tutkum.
Papillon bana yine gerçek bir öyküden yola çıkan ve beni fiziksel olarak en çok geren film olan Das Experiment’i hatırlattı. Başrolündeki Moritz Bleibtreu ve Rami Malek’in canlandırdığı Louis Dega karakteri arasındaki fiziki benzerliğin de etkisi olabilir. Bu film de mahkûm ve gardiyan rollerinin verildiği iki grup arasında geçen psikolojik deneyi konu alıyordu. Taraflar arasındaki keskin ayrım bana bu çağrışımı yaptırmış olmalı. Kampta beyaz takım elbisesi ve geniş şapkası ile kendine bir statü yaratan müdür, nasıl da her gelen mahkûm grubuna aynı sözleri donuk bir şekilde tekrarlıyor. Gardiyanların kendi akıl sağlığını koruması ancak bu yabancılaştırma ile mümkün olsa gerek. Mahkumlara insan değil bir et parçası ön kabulü ile bakmasalar gördükleri manzaraya onlar da tahammül edemezdi. Dar alanlardaki çekimlerle olsun, kan ve şiddet içeren sahnelerle olsun, kolay etkilenmeyeceğimi sansam da Papillon beni ziyadesiyle gerdi.

Papillon’u okyanusta kendi yaptığı sal üzerinde kaçtığı sahnenin ardından, okyanusun üzerinden geçen bir uçakta gördüğümüz geçişi de sevdim. Belki klişe ama uçağın modernliğin simgelerinden biri olduğu düşünülürse, bu seyahat Papillon için rollerin artık değiştiğinin uç bir göstergesiydi. O da artık açık renk takım elbiseler içinde hizmet edilen tarafa geçmiş durumda. Yine de modernlik ya da medeniyet diyelim, uçak teknolojisiyle ya da uçaklardaki hizmetin kalitesiyle değil bir ülkenin mahkumlarına ve akıl hastalarına davranış şekliyle ölçülecek bir değer olmalıydı. Dönemin Fransa’sının bu konuda sınıfta kaldığını anlıyorum. Zaten Adalet Bakanı da bunu kabul etmiş olacak ki telafi etmek için 1970 yılında Henri Charriére için özel bir af çıkararak, vatandaşlığını geri vermiş.

Papillon hikayesini kitaplaştırırken, bu yüzbinlerin hikayesi gibi bir ifade kullanıyor. Aklıma yalnız Fransız Guyana’sındaki mahkumlar değil, aynı yıllarda Sibirya’daki kürek mahkumları ya da Sarıkamış’taki Varlık Vergisi mağdurları hatta günümüzde Guatemala’daki mahkumlar ve varlığından haberdar dahi olmadığımız binlercesi geliyor. İnsanın insana yaptığı zulümden daha ağırı yok sanırım. Özellikle de adalardaki cennet gibi gibi doğal manzaraları görünce insan eliyle nasıl cehenneme çevrildiğini düşüyorum.

Filmin sonunda Henri Charriére yaşlılığında çekilmiş kendi fotoğrafında alaycı, gururlu, yorgun ya da umursamaz bir halde mi demeliyim, gülümsüyor. Ya da ben gülümsesin istiyorum. Bu güçlü yaşama coşkusuna sahip adam ne durumlara direnmiş, fotoğraf makinesinin karşısında tabii ki gülümseyecek diye düşünüyorum. Beş yıllık hücre mahkumiyetini bitirdiği gün müdürün inanmak için Papillon’u gözüyle görmeye gelmesi gibi herkesin bu filmde kendi gözüyle görmesi, inanması, düşünmesi gereken değerler var.

Filmin ardından araştırma yaparken karşıma çıkan aşağıdaki satırlar tam da Papillon’da beni en çok etkileyen yaşama arzusuna yanıt oluyor. Kelebek’in devam kitabı olan Banko’da geçen Charriére’nin ağzından hayat güzellemesini tekrar tekrar hatırlamak için buraya ekliyorum:
Bu bayıldığım, insanın varını yoğunu yatırdığı, kaybedince yeniden başladığı serüven hayatı, tehlikeyi sevenlere her zaman yeni bir şey veren bu cömert hayat, varlığınızın en son uçlarına dek büyük bir yoğunlukla ürperten bu hayat, harekete geçer geçmez, serüvene girmek için pencereden atlar atlamaz içimizde tıp-tıp atan bu hayat, çok istenirse herkesin ulaşabileceği yerde, hatta kapının önünde olan serüven, kaybettiğin an kazanma umuduyla yeni bir şey hazırladığın için asla yenilgiye uğramayacağın bu hayat...” (Banko s. 406)