2 Ekim 2018 Salı

Flamingolar Pembedir'den Bana Kalanlar


Flamingolar Pembedir, Aslı Perker’in Everest Yayınları’ndan çıkan yeni romanı. Kitaptan haberdar olmama Kalem Agency ve sevgili Nermin Mollaoğlu’nun paylaşımları vesile oldu. Duyguları ve pek de görülmeyen insani yanları incelikle ortaya çıkaran Aslı Perker ile geç de olsa buluşmaktan memnun oldum. Kalem Agency’nin “eğlenceli ve ünlü bir yazar ile birlikte yurtdışında edebiyat atölyesine gitmek ister misin?” çağrısına el kaldırıp, yaş sınırı nedeniyle başvuramamış iken, belirtilen sürpriz yazarın Aslı Perker olduğunu öğrendim. Böylece kitabı merakla okurken, atölyeye kendisiyle birlikte gidebilseydim ne kadar keyifli olacağını düşünüp, hayıflandım. Varsın bu kez olmasın, bu heyecanımın beni pek çok başka buluşmalara çıkaracağından eminim.



Flamingolar Pembedir, isminin ve kapağının iyimserliği ile bağdaşmayacak şekilde, altı yaşında bir kız çocuğunun anne ve babasını trafik kazasında kaybetmesiyle başlıyor. Adını çok sonra öğreneceğimiz, Bahriyeli lakabını alacak bu küçük kız için dayısının merkezinde gelişen zorlu ve sıra dışı bir hayata tanıklık ediyoruz. Altı yaşından itibaren geçen yaklaşık on yıllık bir zaman diliminde Bahriyeli’nin gözünden dünyaya bakıyoruz. Kitabın açılış cümlesinde belirttiği üzere olacaklar inandırıcılığı kolayca şüpheye düşürebilecek kaygan bir zemindeyken; okurken kesinlikle böyle hissetmiyorum.

Daha önce anlatmayı denedim, kimse inanmadı. ‘Olamaz’ dediler, ‘uyduruyorsun, hiçbir kız böyle yaşamamıştır, başına da bunlar gelmemiştir’” (s.11)

Bilakis, Aslı Perker öyle anları ortaya çıkartıp, yazıya döküyor ki, gerçekten böyle bir his olduğuna içtenlikle inanıyorum.  Ve dayısıyla beraber inşa ederek, annesi Feryal’in adını verdikleri bir teknede hayatını devam ettirebilen, hayali okyanusları aşmak olan bu sıra dışı kızla duyumsadığım ortak hislere şaşıyorum. Öncelikle hayatı anlama isteği ve bunu dünyaya geliş nedeni olarak dile getirmesi beni etkiliyor. Beni en çok peşinden götüren hisler; hayatı, insanları, duyguları anlamaya çalışmak, görünmeyen anlamların farkına varmak, bir hatırayla geçmişten geleceğe bağlantılar kurmak üzerine oluyor. Peki tüm bunları anlamlandırınca ardından ne olacak, daha anlamlı bir bütün mü olacağım, bir şeyler daha mı kolay olacak, daha mı az üzüleceğim ya da daha çok mu sevineceğim diye düşünüyorum bir yandan. Her ne olacaksa yine de daha çok anlayıp, farkına varmak istiyorum. Yazdığım kurmaca öykülerde de saplandığım şey, hep görünenin arkasında başka bir gerçek ve anlam gizlendiğini göstermeye yönelik oluyor. Benzer şekilde Bahriyeli’nin hayattaki anların birbirine bağlı olduğu fikrini anlatması ve umudunu koruması çok hoşuma gidiyor:

“Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki ağaçlar birbiriyle konuşuyor ve hatta taşlar. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki bir kuş denizdeki bir canlıyı yiyor ve pembeye boyanıyor. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki bir canlı öldükten sonra bir kuşun kanadında yaşıyor. Başım dönüyor, boylu boyunca kumlara uzanıyorum. Gözlerimi kapıyorum. (s.91).

Belki de tek bir ağacı iyileştirmek için geldim dünyaya. O tek bir ağaç ceviz verecek. Belki tek bir ceviz bir gün açlıkla sınanan birini kurtaracak. Ah hayatın anlarının birbirine bağlı olması fikri. İşte benim aklımı yerinden oynatan, zihnime sığmayan, kalbimden taşan ve sırf bu yüzden her güne yaşama isteğiyle uyanmama sebep olan düşünce. Peki ya olacağını varsaydığın şeylerin sonuçlarını bilememek… Yani yaptıklarının aslında neye yol açtığını hiçbir zaman görememek. Umurumda değil. İhtimali güzel. Benimki olmasa başkasının yaptıkları bir işe yarayacak ve en azından bu neden var olduğumuzu açıklıyor. Bu da yeter. Yetmez mi? (s.114).

Elbette çocuk yaşında bu hislerle dolu olan bir kızın yaşıtlarıyla ortak bir dil geliştirmemesini makul karşılıyorum.

“Artık dördüncü sınıfım, birkaç arkadaşım var sayılır, bunca yıl içerisinde o kadar olacak ama arkadaşlık etmek çok konuşmayı gerektirdiğinden hiçbiriyle samimiyet kurabilmiş değilim. Kızlar fazla kız, erkekler de fazla erkek. Kendimi fena halde ikisinin arasında hissediyorum. (s.40)

Aynı yaşlarda ve hatta devam eden yıllarda kendi halimi hatırlıyorum. “Fazla kız” olmamak için kestirdiğim kısa saçlar, giyinmekten hoşlanmadığım elbiseler, magazin dergileri yerine ilgi duyduğum futbol maçları ve pek çok konuda zıt düştüğüm hülyalı kız arkadaşlar. İlerleyen yıllarda biçim değiştirse de bulunduğum ortamın “ayrık otu” olma hissi benimle beraber gelmeye devam edecek. Anlaşılmamalar ya da yanlış anlaşılmalar nedeniyle bulunduğum ortamdan beni uzağa fırlatan, yakınımda sandıklarıma bir anda yabancılaştıran hisler peşimi bırakmayacak. Bahriyeli’nin dediği gibi:

Ne yaparsan yap dünyayla bütünleşemediğin anlar var. Ne yaparsan yap sesini duyamadığın, kendini duyuramadığın. Arandaki bağ koptu mu diye korkarsın” (s.199).

Allah tarafından en büyük meziyet olan sessizliğin bahşedildiği sanılan, halbuki söyleyecek bir şey bulamadığından susan Bahriyeli gibi, ben de uzaklara savrulmamak için kimi zamanlar sessizliği tercih ediyorum. Anlaşılmak için dil dökmek ya da empati kurulmayı beklemek yerine kolaya kaçıyorum. Doğrusunun bu olmadığını bilsem de kabuğuma çekiliyorum. Halbuki şöyle bir şeyi özlüyorum:

“Hala ‘günaydın’ dışında tek kelime etmiş değiliz. İlerleyen yıllarda hep bunu arayacağım. Aynı evin içinde başka biriyle süzülebilmeyi, sadece çıplak ayak seslerini duyarak dolaşabilmeyi, bir şey söylemeye gerek duymamayı, karşılıklı masada otururken duyulacak tek sesin kızarmış ekmeğin üzerinde gezinen bıçağın tıkırtısı ya da kahve fincanının masaya konurken çıkardığı ses olmasını. Ufak tefek şeylerden bahsetmek zorunluluğunun olmamasını. ‘Nasılsın’ diye sorulmamayı, ‘Nasılsın’ diye sormamayı. Bıçakla tabağın kenarında tuttuğum ritimden, içimden hangi şarkının geçtiğinin anlaşılmasını.” (s.148).

Özlemek dedim ama bana göre insan hayatta en çok bilmediği şeylerin özlemini duyuyor. Hiç görmediğimiz yerleri, hiç tatmadığımız duyguları, hiç duymadığımız sözleri arıyoruz, eksikliklerini çekiyoruz, özlüyoruz. Bahriyeli’nin fotoğraflardan hatırladığı annesine duyduğu özlem gibi;

“Anne, diyorum, biliyor musun seni özlüyorum. Ama seni özlerken neyi özlediğimi bile bilmiyorum. Neye benzediğini çok hatırlamıyorum.” (s.54).

Bahriyeli’nin incelikli dünyasını keşfetmek beni ziyadesiyle doyurdu. Büyümüş de küçülmüş gibi olmadan veya arabesk klişelere tutulmadan; inandırıcılığını, heyecanını koruyarak akan ve bende iz bırakan bir roman oldu. Kurduğum özdeşlikler nedeniyle, uğradığı hazin sona daha da içerleyip böyle mi olmalıydı, diye sorguladım. Bu sitemin nedeni elbette içime değip geçen anlam yüklü satırlardaydı.

Yine de umut dolu satırlarla bitirmeli ve kendimize hatırlatmalı:

Yani yaptıklarının aslında neye yol açtığını hiçbir zaman görememek. Umurumda değil. İhtimali güzel. Benimki olmasa başkasının yaptıkları bir işe yarayacak ve en azından bu neden var olduğumuzu açıklıyor. Bu da yeter. Yetmez mi? (s.114).

12 Eylül 2018 Çarşamba

Orkestra Şefi Leningrad Senfonisi'nden Bana Kalanlar


Orkestra Şefi Leningrad Senfonisi (2011), II. Dünya Savaşı sırasında kuşatma altında bulunan Leningrad’da insanların açlığa, yokluğa, ölümlere, hastalıklara rağmen; müziğe tutkuyla, dirayetle ve büyük bir ciddiyetle sarılarak, nasıl hayatta kaldığını anlatan bir roman. Yeni Zelendalı yazar Sarah Quigley tarafından kaleme alınan roman, ünlü Rus besteci Dmitri Shostakovich’in savaş sırasında insanlara moral vermek ve onları hayata bağlamak üzere yazdığı 7. Senfoninin hikayesini konu ediyor.



Aklıma elbette Saraybosna kuşatması sırasında enkaza dönmüş milli kütüphane Vjecnica'nın ortasında verilen klasik müzik konseri geliyor. Sanatın iyileştirici gücüne sığınmak zamandan, toplumlardan, kültürlerden bağımsız olsa gerek. Diğer yandan ana akım kültür endüstrisinden alıştığımız üzere II. Dünya Savaşı’nın Almanya cephesinden değil Rusya cephesinden izlemek de zihin açıyor. İster istemez aklımda Piyanist filminden sahneler canlanıyor. Çünkü cepheler farklı olsa da insanların yaşadığı duygular ortak. Özellikle küçük Sonya ile babasının trene binerken ayrılması ve ardından Sonya’nın izinin kaybolmasında, Piyanist’in kahramanının yine trene bindirilirken ailesinden kopmasını hatırlıyorum. Sonya’nın ısrarla çellosunu yanında götürmek isteyişi de Piyanist’te evden kaçarken alınan az sayıdaki eşyanın arasında keman oluşunu hatırlatıyor.



Savaşın acımasızlığı insanların birer sayıya dönüşmesindedir derler. Bu koşullardayken, önceden müzisyen olmak, savaş sırasında siper kazmaya ya da yangın gözlemciliği yapmaya engel olmuyor. Okurken, pek ala bu durumun günümüzde dahi bize uzak olmadığını, pamuk ipliğiyle bağlı olduğumuz hayatlarımızın her an sarsılabileceğini düşünüyorum.

“Cürüm, kayıtsızlık, - bunların ikisi de sıradan sayılıyordu. Artık herkes, hayatta kalmanın kendine göz kulak olmak anlamına geldiğini öğrenmişti.” (s.274)

Karamsar bir bakış açısı olacak ama, savaşta bunu hissetmenin yanı sıra günümüzde “barış” içindeyken aynı durumun çoktan kabullenilmiş olması, savaştan vahim olsa gerek!
Bu hayatta kalma mücadelesine rağmen, Leningradlıların ağaç kesmeme naifliği göstermesini saygıyla anıyorum.

“Zincirle bağlanmayan ya da kilitlenmeyen her şey alınıp götürülmüştü; insan eliyle koparılmış, baltayla parçalanmış, tüten küçük sobaları beslemek için kızaklara konulup götürülmüştü; insanın kanını donduran soğuğa karşı onlarla korunulmuştu. Mobilyalar, duvar kağıtları, kitaplar; atlar vurulmadan ve etleri yenmeden önce şehirdeki ahırlardan gübreler alınmıştı. Yakabilecek ne varsa alınmıştı – öyleyse ağaçlara neden dokunulmamıştı?
Nikolay işaret dumanları gibi yükselen yeşil bulutlara baktı. Salt romantizm miydi bu? Belki – aynı zamanda ulusal bir gururdu. Berlin’de Hitler estetik nedenlerle ıhlamur ağaçlarının kesilmesini emretmişti, Leningradlılar ise ağaçlarını kesmektense soğuktan donmayı yeğliyorlardı.” (s.337)

Savaşlar aynı zamanda insanların daha yoğun ve daha sınırlarda duygular hissettiği dönemler oluyor. Nikolay’ın kaybolan kızının odasının önündeyken hissettikleri de bunu işaret ediyor.

“Ama o odadan yoksun kalmak, yoğun ve sürekli bir sıla özlemi, geçmişte kalmış bir ülkeye duyulan arzu gibiydi. Bugün güçsüzdü; nostaljik duygular içine gömülüyordu.” (s.277).

Bu satırlar, özellikle de “geçmişte kalmış bir ülkeye duyulan arzu” ifadesi kalbime dokunuyor.
Diğer yandan romanda sadece üzüntülü hallere değil coşku dolu anlara dair de çok güzel tanımlar yapılmış.

“Kapı kapandıktan sonra Sonya uykusunun gelmesini bekledi. Gözlerini yummaya çalışıyor ama göz kapakları hemen açılıyordu, sanki mutluluğu bir yere kapatılamayacak kadar büyüktü. Öylece yattı, açık mavi gökyüzünün çellosunun ahşap yüzeyinde yansıdığı yere baktı. Dünyanın oracıkta dönmekten vazgeçmesini diledi, çünkü tam o anda her şey mükemmeldi.” (s.41).

Böyle incelikli anları, hisleri yakalayıp kaleme döken yazardan sevgi ile ilgili bir tanım gelmezse yazık olurdu.

“Ya seversin ya da sevmezsin. Bir paket çayın ağırlığını belirler gibi o aşkın ne kadar ağır olacağını belirleyemezsin. Isısına da karar veremezsin; sıcak, soğuk, ılık, belirsiz.” (s.49).

Nitel ve nicel sıfatların anlatmaya yetersiz kaldığı aşkın hem bu kadar net hem bu kadar belirsiz anlatılmasını sevdim.  

Aklımda günümüzün St Petersburg’unu yani Leningrad’ı ziyaret etme hayaliyle, bir solukta okudum Orkestra Şefi’ni. Bu vesileyle pek sevdiğim Second Waltz bestesinin de Dmitri Shostakovich’e ait olduğunu fark ettim.


Yeni keşiflere ve yollara çıkaran kitaplara diyorum.

10 Eylül 2018 Pazartesi

Mutlu Moskova ve Moskova’da Yanlış Anlama Kitaplarından Bana Kalanlar


Mutlu Moskova (1991) ve Moskova’da Yanlış Anlama (2014) peş peşe okuduğum Moskova temalı kitaplardan oldu. Mutlu Moskova, Andrey Platonov tarafından 1930’larda yazıldığı halde sansür nedeniyle ancak rejim yıkıldıktan sonra yayınlanmış, yetimhanede Moskova ismi verilen bir kızın perspektifinden hayata bakan bir roman. Moskova’da Yanlış Anlama ise Simone de Beauvoir tarafından kaleme alınmış bir uzun öykü. Sovyetler Birliği’ne seyahat eden yaşlı bir çiftin iletişimsizlikleri, hayattan beklentilerinin uyuşmazlıkları üzerine akan kurgunun arka planında yine Moskova sahne alıyor.



Çağrışımlarla büyüyen “Artırılmış Gerçekliğim”
Her iki kitapta da dönüp dönüp hatırlamak istediğim tespitlerle, kıymetli cümlelerle buluştum ve birbirlerine benzerliklerine şaşırdım. Elbette şaşırmamalıydım, çünkü insan bir anlam aramaya başladı mı baktığı her yerde aynı anlamlara tutulmaya meyilli oluyordu. Tam da bunu işaret ettiği gibi Moskova’da Yanlış Anlama’yı okurken altını çiziyorum:
"Oysa Sartorius dünyanın daha ziyade, sevilmesi neredeyse imkansız olan ama anlaşılması gereken düşkün bir maddeden meydana geldiğini görebiliyordu" (s.67).
Mutlu Moskova’da ise dünyadaki anlam ilişkisi aşağıdaki gibi kuruluyor.
"Evrensel dünya teorisine göre en uzak yıldızı bile etkileyen bir elektromanyetik dalga yaratmıştı. Koca aleme ilişkin bu acıklı ve yoksul tasavvur onu gülümsetti. Hayır, dünya sanılandan daha sağlam ve gizemliydi- ne bir elin hareketi ne insan kalbinin atışı yıldızları rahatsız etmiyordu, aksi takdirde tüyün tozun ürpermesiyle çoktan yıkılırdı her şey" (s.111).

Yaşadıklarımın, gördüklerimin, duyduklarımın arkasında hep başka bir anlam arama, daha büyük bir gizemi keşfetme ve başka bir şeylerle birleştirip daha anlamlı kılma isteğim ve kimi zaman bu çabanın beyhudeliğini görüp kendime yabancılaşma halimi hatırlıyorum. Edebiyatı da bu yüzden seviyorum, “anlaşılması gereken dünya” kavramının içini doldurduğu ve büyüttüğü için kıymetli buluyorum.
Bahsettiğim başka bir anlam arayıp bulma ve genişleme hali en çok başka bir şeyi çağrıştıran hallerde pratik buluyor. Moskova’da Yanlış Anlaşılma’daki Nicole’un hissettikleri bu hislerimle çok güzel örtüşüyor.
"Nicole otlara uzandı, gözlerini kapadı ve birden on yaşında oluverdi, bir çayırlığa uzanmıştı, yanağında o toprak ve ot kokusu vardı. Bir çocukluk hatırası neden bu kadar dokunaklıydı? Çünkü zaman sonsuza kadar genişler, akşam uzaklarda kaybolurdu ve sonsuzluk onun geleceğiydi. 'Bu ülkede neyin eksikliğini çektiğimi biliyorum' dedi içinden. Vladimir'deki bir gece hariç buradaki hiçbir şey onu derinden etkilememişti, çünkü hiçbir şey onda çağrışım yapmıyordu. Hayatında onu duygulandıran anlar, daima kendilerinden başka bir şeyi çağrıştıran anlardı, bu anlar ona bir anımsama, bir önsezi bir rüyanın gerçekleşmesi, yaşamaya başlayan bir tablo, özünde erişilmez ve gizemli birer gerçeklik imgesi gibi görünürdü." (s.80, MYA)
Yaşananı anlamlı kılan bu çağrışımlar içinde neler yoktu ki? Bir çocukluk hatırası, bir aile büyüğünün anıları ya da bir ilk gençlik hayali ile içinde bulunduğum an buluşunca her şey daha bir anlam kazanıyordu. Varsın artırılmış gerçeklik bir teknoloji adı olsun, benim artırılmış gerçekliğim işte böyle hayat buluyor. İlk kez ziyaret ettiğim bir şehirde çocukluk anılarımdan bir iz bulunca mutlu oluyorum. Hiç görmediğim bir aile büyüğümün anılarını henüz karşılaştığım birinden dinleyince eksik parçalarım tamamlanıyor. (Zaten benim bir şeyi sevme biçimim, çoğu kez o şeyi başka bir şeye benzeterek oluyor. Yabancılaşmamak için tanıdığım, bildiğim, alıştığım ve sevdiğim şeylerle, yeni bir araya geldiğim şeyler arasında kurduğum bağlantılar, benzerlikler beni rahatlatıyor. Bilmediğim boşlukları doldurup, daha kolay alışmamı sağlıyor)
Bu küçük anlarda bulunmayı beklenen anlamların kayıt altına alındığı, çoğaldığı, paylaşıldığı, hatırlandığı yerlerden en önemlisi de edebiyat sayesinde oluyor:
"İçinden edebiyatın avantajı da bu dedi: insan gittiği yere kelimeleri de kendisiyle birlikte götürüyor. Görüntüler soluyor, şekil değiştirip, siliniyor kayboluyor. Ama o, eski kelimeleri aynen yazıldıkları şekliyle boğazında yeniden buluyordu. Kelimeler onu yıldızların tıpkı bugünkü gibi parladığı geçmiş yüzyıllara bağlıyordu. Ve bu yeniden doğuş ve bu devamlılık onda bir sonsuzluk izlenimi uyandırıyordu" (s. 28)
İçinde olduğumuz görseller çağına inat; unutulmaya veya biçim değiştirmeye mahkûm şekillerin, renklerin karşısında hala kelimelerin gücü var. Yeniden hatırlanıp, bizi geçmiş ve gelecekteki anlarla birleştirmek için direniyorlar.
Hayatın anlamını ararken kendi anlamımızı bulmaya dair duyduğum iyimser inanç umarım daim olur. Benim gibi aradığı anlamları edebiyatta bulan Nicole’un mutsuz eşi Andre gibi savrulmak istemem doğrusu:
“İnsan gençken, önünde yanıltıcı, hayali bir sonsuzluk varken, bir sıçrayışta yolun sonuna atlıyor, ancak daha sonra, tarihin önünüze çıkardığı hesapta olmayan bedelleri aşacak gücünüz kalmıyor, bu bedelleri korkunç yüksek buluyorsunuz. Andre hayatının anlamını haklı çıkarması için tarihe güvenmişti: artık güvenmiyordu.” (s.61)

                                       


Doğanın karşısında duyulan sonsuzluk ve geçicilik hisleri
Nicole’un doğadayken hissettiği sonsuzluk hissinin bir benzerini Moskova Çestnova da yine doğanın içindeyken duyuyor:
"Ömrü uzundu daha, önünde neredeyse sonsuzluk seriliydi. Hiçbir şey kalbini ürkütmüyor, uzakta bir yerde, gençliğini ve özgürlüğünü korumak için toplar pinekliyordu, kışın fırtınanın bulutlarla uyuması gibi. Moskova gökyüzüne baktı; rüzgârın yükseklerde bir canlı gibi yürüyüşünü ve insanlığın gece boyu solduğu bulanık sisi kıpırdatışını izledi." (Mutlu Moskova, s.77.)
Doğadayken benim bu sonsuzluk hissine karşı hissettiğim ise insanın geçiciliği oluyor. Yüksek dağlar, çağıldayan şelaleler, derin vadiler tüm heybetleri ile var olmaya hala devam edecek iken biz buralardan geçip gitmiş olacağız. Bizim meselelerimiz ve dert edindiklerimiz de öyle yok olacaklar. İşte bu gözle bakınca insan şöyle düşünüyor:
"Bir saat içinde bile insan tüm yaşamsal sorunların üstesinden gelebilir!... Hayatta öyle büyütecek bir şey yok ki, iyice düşündüm ben bunu ve doğru anladım. İnsan yüz yıl yaşaması gerek sanıyor, ancak o kadarı tüm sorunların çözümüne yeter sanıyor! Hiç de öyle değil! İnsan kırk yıl haybeye yaşayabilir ama mezara girmeden önce bir el atarsa her şeyi güzelce düzene koyabilir, doğduğuna da değer! "(Mutlu Moskova, s. 99)
Diğer yandan daha geniş bir açıdan bakınca yer kürenin azametini de ters yüz etmek mümkündü.
" 'Dünya o kadar büyük değil ki' diye açıkladı Konyagin, 'iki kez bilhassa kafa yordum ben buna. Yerküreye veya haritaya bir baktın mı büyük gelir, oysa o kadar da değil; hem her şey hesaplanmış kayda geçilmiş, yarım saat içinde nüfus ve toprak sicilinin tamamına göz gezdirebilirsin - adıyla, baba adıyla, soyadıyla, temel karakteristik verileriyle! " s.97.
Bu satırların 1930’larda yazıldığını düşününce, günümüzde dünyamızın daha da küçüldüğünü, uzakların yakın olduğunu ve her şeyin nasıl da kayıt altına alınarak, saklandığını düşünmek ise ürkütücü geliyor.


Zamanın uçuculuğuna inat geçmek bilmeyen bekleme hali, şekerin erimesini beklemek
Sık sık takıldığım düşüncelerden biri insanoğlunun zamanın karşısındaki zayıflığı ve çaresizliği oluyor. Hatta saatlerin ileri geri alarak zamana karşı üstünlük duyarak müdahale edildiğinin sanılmasına müstehzi gülerim. Hal böyleyken Nicole’un aşağıdaki hislerinden etkilenmemem mümkün değil:  
"Hayatı trajik bir şekilde hızla geçip gidiyordu. Buna karşılık onun saat saat, dakika dakika, damla damla içi çekiliyordu. Hep şekerin erimesini*, hatıranın yatışmasını, yaranın kabuk bağlamasını, can sıkıntısının geçmesini beklemek gerekiyordu. Bu iki ritim arasındaki tuhaf kopukluk. Günler benden dörtnala uzaklaşıyor, bense her birinde beklemekten tükeniyorum . . . Hatta bol zamanın insanı yoksullaştırdığını da fark etmişti. Bazen arduvaz bir çatının üstündeki yansımanın, göğün renginin ona verdiği -eskiden- yoğun, beklenmedik haz duygusu onu sabah erken evden çıkarken ya da metro çıkışında yakalardı. Sokaklarda zaman bolluğundan ağır adımlarla yürürken bu hazzı yakalayamıyordu. Güneşin parlaklığını yakıcı çıplak haliyle yüz yüze geldiğinizde değil, kapalı panjurlar arasında süzüldüğünde çok daha iyi hissedersiniz." (s.56).
"Nicole altmış yaşında, emekli öğretmen. Emekli: buna inanmakta zorlanıyordu. İlk görev yerini, ilk sınıfını, taşra sonbaharında ayaklarının altında çıtırdayan kuru yaprakları hatırlıyordu. O zamanlar emekliye ayrılacağı gün- o günle arasında yaşadığının iki katı ya da hemen hemen o kadar uzun bir zaman dilimi vardı-ona tıpkı ölüm gibi gerçekdışı gelirdi." (s.47).
Mutlu bir bütün olmanın önündeki handikap: ev sahibi ile iyi geçinmemek
İçimdeki birbirine zıt, birbirine düşman olan kardeşlerin sesleri çoğaldı mı yorulurum, mutsuz olurum, dağılırım. Çoklanmış, parçalara bölünmüş gibi hissederim. Durup başkalarının kavgasına şahit oluyormuş gibi onların birbirine laf yetiştirmesinden yorulurum. Bunun önüne geçmek için kendime koyduğum pek eski bir kuralı, “ev sahibi ile iyi geçinmek” diye adlandırmışımdır. Moskova’nın da aynı hisler içinde olması beni mutlu etti.
"Ve işte bazen, hastayken, mutsuzken, aşıkken, feci bir kabus gördüğümüzde, genel olarak normdan uzaklaştığımız durumlarda iki kişi olduğumuzu açık seçik duyarız: Yani ben tek kişiyimdir ama içimde biri daha vardır. Bu gizemli 'o' sık sık mırıldanır, bazen ağlar, içinden çıkıp uzak bir yere gitmek ister, canı sıkılır, korkar...Görürüz ki iki kişiyiz ve birbirimizden bıkmışız. Bilincimiz çift değil tek olduğunda bir hafiflik, özgürlük duyarız, manasız bir hayvan cennetine düşmüşüz gibi." (s.63).
Moskova’da geçen kitapları ararken bulduğum anlamlar ve bana kalanlar hayatta aradığım ve bulduğum anlamlarla bir bütün oldu, tarihe not düşmek üzere burada var olsunlar.

*Şekerin erimesini beklemek: süreç felsefesi temsilcisi Bergson’un (1859-1941) sözü. Zaman çok çabuk geçse de birtakım şeylerde belli süreçlerden geçilmesi gerekir.




25 Mart 2018 Pazar

Başka Dergi'den Bana Kalanlar

Başka Dergi (BAŠKA) çok dilli bir balkan edebiyat, kültür ve sanat dergisi. Bosna Hersek, Makedonya, Kosova ve Türkiye’de dağıtımı olan derginin yazıları Türkçe, İngilizce, Boşnakça, Arnavutça dillerinde olabiliyor.




Sosyal medya aracılığı ile tesadüfen haberdar olduğum bu derginin Şubat sayısının (7. sayı) konusu Saraybosna olunca hemen edinmek istedim. Saraybosna ya da Sarajevo'ya yaptığımız ziyaretin üzerinden tam bir yıl  geçmiş iken anıları tazelemek için güzel bir fırsat diye düşünmüştüm ki yanılmamışım. Sayfaları çevirirken şehrin köprüleri, yokuşları arasından tepelerine doğru bir gezintiye çıktım. Şehrin çok katmanlı, çok kültürlü yapısını hatırladım. Çünkü Saray'a Tepeden Bakmak başlıklı yazıda belirtildiği gibi Saraybosna sanıldığından çok daha fazlasını içeriyor.

"Buralar hep bizimdi söylemiyle Saraybosna'ya gelecek olursanız şayet; merkezinde Sebil'in yer aldığı Çarşı'dan ibaret bir şehir karşılar sizi. Karşılar ancak, bana kalırsa burası sadece süslü bir bekleme salonundan ibarettir." (s.62).

Bolca Edirne ve Bursa çağrışımlı Başçarşı manzaralarını takip eden yol Sovyet ülkelerinden alışık olduğumuz "Sönmeyen Ateş" anıtı ile kesilerek Ferhadija (Ferhadiye) Caddesi'ne kavuştuğunda, karşılaştığımız modern binalar ve Katedral bir Avrupa şehrinde olduğumuzu unutturmadan Macaristan'ı anımsatmıştı. Farklı tarihi dönemler arasında geçiş yapmanın böylesine hızlı olabileceğini kapak yazısında çok güzel dile getirmişler.

"Herhangi bir Anadolu veya Avrupa şehrinde görebileceğiniz her şeyi sıkıştırılmış RAR dosyası gibi bu şehirde bulabilirsiniz. Barok mimarili uzun tavanlı Avusturya Macaristan yapıları da gözünüze hoş gelir, tabana kuvvet çıktığınız tepelerde gördüğünüz eski Osmanlı konakları da.. Avlulu evlerde nefes alıp Yugoslavya hatırası komünist yapılarında asansörle 20. kata çıkıp mutfakta bir Boşnak kahvesi içebilirsiniz. Dağlarında yürüyüş yapıp ciğerlerinize bayram ettirebilirsiniz."

Balkan topraklarının Nobel ödüllü yazarı İvo Andriç'in söylediği gibi "Şehri ilk ziyaret edenlerin izlenimleri; burayı daha önce gördükleri şeklindedir. Oysa Saraybosna her şehre benzer, ama o hiçbir şehir değildir." (s.12).

Osmanlı camilerine, Avusturya Macaristan İmparatorluğu döneminin katedrallerine, renkli bira fabrikasına, Yugoslavya'nın doğu bloğu apartmanlarına ve aralarındaki uyumlu geçişe gözüm alışsa da At Meydanı'nda karşılaştığımız Uzakdoğu stilindeki müzik pavilyonu beni hayrete düşürmüştü. Böylece bu şehrin başka hiçbir şehre benzemeyeceğini, hiçbir kalıba girmeyeceğini göstermişti.

Bir şehre alışmanının, bir şehri benimsemenin yolu benim için de yeni yerleri sevdiğim başka yerlere benzetmekten geçiyor. Özellikle olumlu çağrışımlar, benzerlikler beni yeni yerlere daha kolay yakınsıyor. Bu nedenle derginin arka kapağındaki "Sarayevo'daki İstanbul" isimli Sarajevo semtlerini İstanbul semtleriyle benzeştiren renkli haritayı çok sevdim.



Saraybosna'dan aklımda kalanlardan biri de insanların sanatın sağaltıcı gücüne yaslanmaları hatta savaş sırasında dahi bundan ödün vermemeleri olmuştu. Kuşatma devam ederken, bombalanarak harabeye dönen tarihi kütüphane Vjecnica'nın ortasında verilen konser tam da bunu gösteriyordu. Sarajevo Film Festivali başlıklı yazıda bu duruma vurgu yapan bir söyleme daha rastladım.



"1995 yılında festivalin basın toplantısında bir gazetecinin kendisine (festivalin direktörü Mirsad Purivatra) sorduğu 'Savaş zamanı niye festival?' sorusuna 'Festival zamanı niye savaş' "(s.55). cevabını verdiğini öğrendim.

Bu barışcıl görüşü destekleyen bir tespit daha hoşuma gitti. Sarayabosna Blues başlıklı yazıda, yazar Mehmedinoviç'in, Sırplar ve Boşnaklar arasındaki yaşama bakış farkını net olarak gösteren bir örnekten bahsettiği belirtiliyor, "O sıralar olan biten her şeyin en hakiki temsilcisi No Smoking adlı müzik grubuydu. Grup sonraki senelerde, biri Saraybosna'da diğeri de Belgrad'da olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Savaşın sonunda No Smoking'in Saraybosna kolu aşk şarkıları CD'si çıkarırken, Belgrad kolu savaş şarkıları CD'siyle öne çıkmıştı. Belli ki onlar için savaş henüz bitmemişti" (s.23).

Elbette, bu iyimserlikte, aşk şarkıları kültürünün çok daha eskilere dayanmasının payı olmuştur diye düşünüyorum. Zira sevdaya dair türkülere, şarkılara verilen özel bir isim var burada "sevdah". Hatta sevdah şarkılarını bestleyen, seslendiren sanatçıların ödüllerine, kostümlerine, enstürmanlarına yer verilen müzikli bir müze ile ilk kez burada karşılaşmıştım. Sevdah Müzesi'nin camekanlı, aydınlık yeşil iç avlusu hala aklımda. Dergide "Boşnakların 500 Yıllık Günlüğü: Sevdah" başlıklı yazıda bu kültüre de yer verilmesi hoşuma gitti.

" 'Sevdah, babamın şarkı söylerken ağladığı andır' demiş 10 yaşındaki bir çocuk." (s.42).

Dahası Grbavica (2006) filmi sayesinde tanıştığım ve melodisine hemen ısındığım Kemal Monteno'nun Sarajevo Ljubavi Moja (Saraybosna Sevgilim) isimli şarkısının hikayesinin sözleriyle birlikte dergide olmasına sevindim. Filmin duygusal son sahnesini de tekrar hatırlayalım.


Şehirde beni etkileyen birçok temanın dergide bir arada olması, keşfetmediklerimle de yeniden tanışmak, beni pek mutlu etti. Dergiyi hazırlayanların emeğine sağlık. Son olarak Balkan Sözlük kapsamında tanımı yapılan şehrin sembollerinden sarı tramvaydan bahsetmek istiyorum. Durması hayli uzun süren gürültülü tramvayı sözlükte şu şekilde tanımlamışlar.

Tramvay: Illidza'dan Başçarşı'ya yahut Novi Grad'tan Stari Grad'a ring sefer yapan; yol boyunca sırasıyla komunizme, kapitalizme, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı dönemlerine tanıklık edeceğiniz; ağır aksak temposu, kaçak binişinizi cezalandırmak için vakit kollayan kontrolcüleri ve pek çok farklı insan tipiyle şehrin kapsül hali. (s.53)


Yalnız tramvayın değil Sarajevo'nun başlı başına bir zaman kapsülü şehir olduğunu düşünüyorum, Başka dergiyle tazelenen anılarım bana bunu yeniden hissettirdi.


19 Ocak 2018 Cuma

Van Gogh'un Theo'ya Mektupları'ndan Bana Kalanlar

Van Gogh’un Theo’ya Mektuplar’ı, bir yılbaşı hediyesi olarak geldi bana. Hiç aklımda yok iken, düşünceli iş arkadaşımın bütün ekibe aldığı kitap hediyeleri arasından, payıma düşen Van Gogh olunca, pek sevindim. Sinemada ise Loving Vincent’ın gösterime girecek olması bu sevincimi katmerledi. Mektuplarda hayata, sevmeye, sanata, doğaya, renklere dair öyle güzel cümleler buldum ki, altını çizmekle yetinmeyip, bloga not düştüm. Van Gogh’un renkleri, resimlerindeki ışığı beni her zaman etkilemiştir. Amsterdam’a gittiğimizde kendi müzesi tadilatta olduğu için koleksiyonunu, Hermitage Museum’da görmüştük. Şubat soğuğunda, karın ardından açan güneşli bir havada; mor, beyaz kardelenlerle kaplı bir bahçeden geçerek müzeye girmiştik. Beş yıl önce defterime o gün hissettiklerimi şöyle yazmışım:

ve Van Gogh... çalışma, öğrenme, başarma tutkusu, kimi zaman karanlık, kimi zaman aydınlık iç dünyası, doğaya olan düşkünlüğüyle hazin bir hayata dair kareler geçiyor önümüzden. Sarı ay çiçekleri yerine badem ağaçlarının aydınlığı işliyor içime, kardelenlerin etkisi olsa gerek...




Kardeşine yazdığı mektupları okuyunca ve şimdi bu satırlarıma tekrar bakınca, Van Gogh’un dünyasına dair hissettiklerimin aynı olduğunu görmek ne güzel! (çünkü insan nasıl da süreğenlik peşinde) Mektuplar iç dünyasındaki zıtlığı daha belirgin kılıyor, elbette ben şimdi Van Gogh’un aydınlık dünyasından alıntılara yer vereceğim.


Coşkuyla hayata bağlılığını “ruhumuzun ateşini hiç söndürmeyip durmadan körüklemeliyiz” (s.9) diyerek ifade etmiş. Yokluklara, zorluklara rağmen bu heyecanın korunması gerektiğini kendine ve kardeşine hatırlatmak için şöyle diyor:

“Hem hayat bize niçin bağışlandı: bedenimiz acı içinde kıvrandığı zaman bile yüreğimizi zenginleştirelim diye değil mi?” (s.6).



Yüreğimizi zenginleştirmenin yolunu ise öncelikle çalışmaya ve çalıştığı alanda derinleşmeye bağlıyor.

“Belli bir çalışma alanında ve belli bir meslekte ne kadar çabuk ilerlersek, az-çok özgür bir düşünüş ve davranış benimseyip değişmez kurallara ne kadar bağlı kalırsak, o kadar karakterimiz pekleşir, üstelik tek yönlü bir insan da olmayız. En akıllıcası böyle yaşamaktır, çünkü hayat kısadır, vakit çabuk geçer; insan bir alanda yetkinliğe erer de o alanı iyice kavrarsa, daha birçok şeylerin anlayışına ve tanımına da varır aynı zamanda.” (s.9).

Aklın yolu bir! Sevdiğin işi yapmak, işini tutkuyla yapmak ya da hobisini işi haline getirme mottoları henüz icat olmadan yüz yıl önce, Van Gogh bunu sadelikle ifade etmiş. Elbette sadece çalışarak değil hayat sevincimizi, sevgiyle beslemek gerektiğini de dile getirmiş.

“Var gücümüzle gerçek, içten bir hayat sürmeye çalıştık mı her şey yoluna girer, derin acılara, gerçek kırgınlıklara uğramak zorunda kalsak da; herhalde ağır hatalara da düşeceğiz, kötülükler de yapacağız ama daha çok hata işlesek de cömert ve coşkun olmak cimri olmaktan, fazla tedbirli olmaktan iyidir. Elden geldiği kadar çok sevmeliyiz, çünkü asıl güç sevgidedir, çok seven adam büyük işler görür, büyük işler görebilecek güçtedir ve sevgiyle yapılmış iş iyi yapılmış iştir.” (s.8).





Yetinmeyip sevginin gücünü daha açık ifade etmiş.

“Var gücümüzle gerçeğe ermenin en kestirme yolu gerçek bir sevgidir bence. . . İnsan hayatta gerçekten aşık oldu mu yeni bir kıta keşfetmiş gibi oluyor. İşte bunun içindir ki senin de aşık olmanı diliyorum ama bunun için bir ‘aşk’ bulmak gerek, bu aşkı bulmaya gelince, derim ki başka işlerde olduğu gibi aşkta da arayan bulur ve bulduğumuz gün kendimizi becerikli değil, mutlu saymalıyız” (s.24).


Aşık olmayı yeni bir kıta keşfetmeye benzetmesini çok beğendim. İnsan ancak özel ya da farklı olduğunu düşündüğü birini merak edip, keşfetmek istiyor. Öyle ki, yeni bir kıta kadar rengi, tadı, dokuyu birinde bulacağını sanıp, gereğinden çok anlam yüküyor. Veyahut uzaktan gördüğü kara parçasında bulmayı umduğu keşiflerin, aslında var olmadığı çekincesi içini kemirip, bu büyüyü bozmaktansa kendi kara sularında kalmak da bir tercih olabilir! Son satırlar Van Gogh’a değil bana ait tabi yoksa, kendisinin bana anlamaktan kaçındığım, net bir mesajı var, “başka işlerde olduğu gibi aşkta da arayan bulur”  diyor. Ah ben aramakla ya da istemekle aşk bulunmaz diye diye yüzmeyi unuttum. Halbuki bana yüzmeyi unutturacak bir aşk lazımdı. Van Gogh, aşkın nasıl bir biçimde tezahür edebileceğini de çizmiş.



çirkin, yaşlı, yoksul ya da herhangi bir nedenden ötürü bahtsız da olsa, hayat görgüleri, çektiği acılar, çileler yüzünden bir zeka ve ruh edinmiş olan bir kadınla daha iyi anlaşabilir, uyuşabilirim” (s.6).

Hala bir insanı yakından tanımanın yolunun hayatta yaşadığı en büyük acısını anlamaktan geçtiğini düşünüyorum. Bu acıyı nasıl yorumladığı, nasıl üstesinden geldiği ya da gelemediği ve bunları nasıl ifade ettiği de öyle. Hatta birinin korkularını, takıntılarını, hastalıklarını anlayınca ancak kanlı canlı ve anlamlı bir bütün olabilir.


Aydınlık iç dünyasından bahsetmek üzere yola çıkmıştım, yine geldim nerelere, hemen toparlıyorum En sevdiğim dizelerden biri aşağıdaki oldu.

“Canı isteyen üzülsün, ben bıktım üzüntüden. Çayırkuşu bahar günü ne kadar neşeliyse, o kadar neşeli olmak istiyorum. ‘Gene Sevmek’ şarkısından başka şarkı söylemek gelmiyor içimden” (s.21).

Tam da benim ruh halimi anlatıyor. Van Gogh “Gene Sevmek” şarkısı demiş ben böyle zamanlarda Ezginin Günlüğü’nden “Sevişme Vakti”ni dinlemek istiyorum.

Sana nasıl bulsam, nasıl bilsem
Nasıl etsem, nasıl yapsam da
Meydanlarda bağırsam
Sokak başlarında sazımı çalsam
Anlatsam şu kiraz mevsiminin
Para kazanmak mevsimi değil
Sevişme vakti olduğunu...

Meğer bu dizeler Sait Faik’e aitmiş, bu vesileyle öğrenmiş oldum.

Gelelim Van Gogh’un sanatı ve doğayı anlamayı biçimine, öncelikle kendini sanatçı olarak tanımlamayışı ne kadar mütevazı ve bir yandan tasavvufi bir görüş içeriyor.

Ben sanatçı değilim –ne kaba bir söz- düşüncesini bile insan yakıştırmamalı kendisine –insan sabırlı olmaz olur mu, doğadan sabırlı olmayı öğrenmez mi, buğdayın sessizce büyüdüğünü, her şeyin yavaş yavaş geliştiğini gördükçe sabırlı olmayı öğrenmez mi?” (s.40).

Sanatı algılama biçmi doğa ve insan üzerinden olmuş.
“Sanat doğaya eklenmiş insandır” (s.”17) diye tanımlıyor. Doğada ve insanlarda gördüklerinde bir resim bulması da çok hoşuma gitti.

çok ilginç bir resim havası buralarda, her şey konuşuyor gibidir, her şeyin kendine özgü bir karakteri var.” (s.15).

Pek çok yazar da günlük hayatta karşılaştıkları her şeyde bir hikaye bulduklarını, karşılarına kendiliğinden hikayelerin çıktığını söylüyor. Tamamen bakış açısıyla ilgili olsa gerek...


Henüz Van Gogh’a ait olduklarını bilmeden, ortaokuldayken bir resim kitabında tanıştığım ay çiçeklerinin yapımını ne kadar şiirsel dile getirmiş.

“Balık çorbası yiyen bir Marsilyalının neşesiyle resim yapmaktayım: büyük ayçiçekleri boyadığımı öğrenince şaşmazsın bu neşeme” (s.97).

Resmin yine edebiyatla iç içe olduğunu çünkü ikisinin de yolunun insanı anlamaktan geçtiğini anlıyorum.

 “biz Toprak ve Germinal’i okumuş insanlarız ve bir köylü canlandırırken isteriz ki bu okuduklarımızı biraz sindirmiş olduğumuz anlaşılsın.” (s.91).



“Yine de insanların gözlerini çizmek daha çok hoşuma gidiyor, çünkü insan gözlerinde kiliselerde olmayan bir şey varİ kiliseler görkemli olup bizi etkiliyorsa da, bir insanın ruhu, baldırı, çıplak birinin, bir –sokak kızının da olsa, daha ilginçtir benim gözümde” (s.61).




Son olarak, elbette Loving Vincent filmini de izledim.  Dünyada ilk kez kullanılan bir teknikle, 115 sanatçı tarafından 65 bin kare resim yaparak oluşturulmuş bir filmi sinemada izlemek gerekirdi. Aşina olduğumuz, tanıdığımız resimlerin hayat bulup kıpır kıpır hale gelmesini seyretmek sıradışıydı. Hatta önce alışmakta zorlandım. Hareket eden desenlere, kıvrımlara, tonlara odaklanmaktan kendimi alıkoyamadım. Film Van Gogh’un ölümünden sonra, Theo’ya ulaştırılmaya çalışılan son bir mektubun yolculuğundan başlayarak, şüpheli ölümünün arkasını sorguluyor. Mektubu taşayan karakterin yaşadığı değişimi, başlangıçta konuya mesafeli dururken zamanla hikayenin içine çekilmesini sevdim. Van Gogh’un ölümünden önceki dönemi siyah beyaz tonlarda vermeleri de hoşuma gitti. Yine de keşke ölümü yerine daha umutlu bir döneme odaklansalarmış. Zira mektupları okuduktan sonra bu coşku ve heyecan dolu adamın kendi canına kıymış olabileceğini hiç sanmıyorum.   

7 Ocak 2018 Pazar

Füreya'dan Bana Kalanlar

Füreya ile tanışmam Ayşe Kulin’in aynı isimli romanı ile olmuştu. 2001 yazıydı, henüz on üç yaşındaymışım. Bir önceki yaz, Ayşe Kulin’in “Güneşe Dön Yüzünü” isimli öykülerden oluşan kitabını okumuşum. (Bozkırda Susuz Büyür Çiçek isimli dramatik öyküsünü hala hatırlar dururum.) Bu kez romanı okumayı deneyeceğim, önce aile ağacını inceleyeceğim ve elbette kitabın arkasındaki fotoğrafları. Sonra zaten ister istemez romanın içine gireceğim. Füreya’nın tutku dolu yaşamını heyecanla okuyacağım. Okurken kitabın arkasına dönüp incelediğim fotoğrafları hafızama yerleştireceğim. Bugün Akaretlerdeki Füreya Koral Retrospektif Sergisinde bu fotoğrafların orijinallerini bulacağımı hiç aklıma getirmeden. Hatta Ara Güler’in çektiği fotoğrafların negatiflerini göreceğimi... 



Remzi Yayınları’ndan çıkan okuduğum ilk  baskının kapağındaki Füreya ile aynı kareye gireceğim. 




Füreya’nın dile getirdiklerini bugünkü bakışımla yorumlayacağım. Öncelikle yaratıcılık bağlamında aşağıdaki satırları beni etkileyecek.

“İstediğim bir çizgi yok, her yaptığım motifi her devre yapmışımdır. Mesela bir balık motifini yahut bir rengi kullanmışımdır ve sonuna kadar gitmişimdir. Balığı ele aldığım zaman, o form hangi imkanları vermişse bana, onu üç boyutlu, pano üzerinde, iki boyutlu yapmışımdır; renkli yapmışımdır, renksiz yapmışımdır... Bir devir yalnız onunla uğraşmışımdır. O bittikten sonra da bocalamışımdır, bir boşlukta kalmışımdır ve oradan başka bir devre girmişimdir. Fakat zannediyorum ki, şimdi başından sonuna baktığım zaman aynı çizgi üzerinde gitmişim.”

Bir şey üretme (edebiyat, müzik, resim vb.) kapsamında düşündüğümüzde, bu süreçte ne kadar çalışılması, üzerine yoğunlaşılması ve farklı denemeler yapmaktan korkulmaması için ilham veren satırlar olarak bulacağım.

Sonra ilk görüşte,  Fahrünissa Zeid’e ait olduğunu düşündüğüm resimleriyle karşılaşacağım. Füreya’nın da gelincikleri ve renkli balonları sevdiğini anlayınca sevineceğim.





















Tabaklarına gelince özellikle nar, ayçiçeği, haşhaş ve kır çiçeği motifleri çalıştığı tabaklardaki doğallığı seveceğim. Ayçiçeğinin yapraklarının aşağı bakmasından, kıvrılmasından gocunmayan, artık uzaklaştığımız bir doğallıktan bahsediyorum.



Bu eserlere hayat veren ellerin heykeline bakıp küçüklüklerine şaşıracağım.


Seramik evleri çalışmasının detaylarına bakarken ben de ufalıp karoların üzerinde sokakların arasında bir gezintiye çıkmak isteyeceğim. Ahşap kapıları, duvardaki kaktüsleri, kuşların evlerini, çeşmeleri yakından görmek isteyeceğim.



“O evlere başlayınca da bütün çevreyi yansıtmak istedim. Evin kapısı, penceresi var; içinde bir hayat var. Bir de sokağı var. Sokaktaki hayat var. Ev tek başına yaşamıyor ki. İnsanlar da bir odaya tek başına girmiyorlar. Bütün bir çevresiyle giriyorlar. Ve bir ev, bir insan yaşıyorsa; içiyle, dışıyla, ağacıyla, etrafıyla yaşıyor.”  

Beton şehirlerimizde bizi bir bütün olmaktan alıkoyan, hayatı sekteye uğratan çizgilere içerleyeceğim.


Sergiden ayrılırken anı defterine yazdığım gibi Füreya’yı hep kuşlarının özgürlüğünde, uçarılığında, tutkusuyla hatırlayacağım. Hayattaki en güzel hislerden birinin hiç ummadığın, beklemediğin karşılaşmalara tanıklık etmenin olduğunu düşüneceğim. 


3 Aralık 2017 Pazar

Mağrur Fil Ölüleri'nden Bana Kalanlar

“Haliç’in Öte Yanında Tiyatro” başlığıyla başarılı oyunlar sahneye koyan Semaver Kumpanya Tiyatrosu’nun, konusu ilgimi çeken, Mağrur Fil Ölüleri isimli oyununun, bizim yakamızda konuk olacağını görünce, heyecanla bilet alıyorum. Hakan Tabakan tarafından kaleme alınmış oyunun başrollerinde Sarp Aydınoğlu ve Sezin Bozacı var. 



1 Aralık 2017 akşamından 31 Aralık 1969 akşamına ışınlanmak üzere Kadıköy Halk Eğitim sahnesinde yerimizi alıyoruz. Halk Eğitimin kendi dokusu, bize o nostalji hissini yaşatmaya dünden hazır, dekoru da görünce zamana yolculuğa çıkmakta gecikmiyoruz. Turuncu kanepe, yeşil camdan avize, pembe ortancadan yapma çiçekler, ahşap kitaplık, yeşil minderli sallanan koltuk yanında radyo, pikap, abajur üçlemesi ve ocağı bile yanan bir mutfak içimi ısıtıyor. Evli çiftimiz Cahit ve Belkıs’ın kendi ilişkilerinden yola çıkarak biraz da dönemin toplumsal, siyasal olaylarını didikleyeceği oyunumuz başlıyor.


Belkıs kıpır kıpır, pikapta açtığı hareketli müziğe eşlik ederek, bir elinde sigarası dans ederken, Cahit aldırmadan masasının başında kitabına gömülmüş. Böylece ilk gözümüze çarpan karakterlerimizin zıtlığı olsa da, özellikle ikinci perdede, bu dengenin tam tersi yönde değişeceğini görmek hoşuma gidecek. 
Karşılaştığımız Belkıs canlı, yerinde duramayan, eş, dost, akrabalarla vakit geçirmekten hoşlanan, hareket odaklı genç bir kadın iken Cahit’in duygusal, hayalci, kitaplarla dolu dünyası, Belkıs’ı nasıl da sıkıyor. İlk yarıdan bende kalan en güzel his, insanların uzun uzun konuştuğu, birlikte sarmaş dolaş kitap okuduğu, hikayelerle romanlarla iç içe geçmiş zamanlara duyulan bir özlem hissi. Geçmiş geniş zamanlardan bahsediyorum. Ya da geniş geçmiş zamanlar mı demeliyim, sahi böyle bir zaman kipi var mı Türkçemizde? Artık hashtagler, likelar ve storylere sıkışmış hızlı ve anlık zamanlarımız var. Belkıs’ın hikayeyi özetlemesini umursamadan diz dize oturup İnce Memed okumanın hayalini kuruyorum. Sahnede pişirilip afiyetle yenen, tok karna iştah kabartan tosta inat, havuçlu pilav teferruatı içeren günleri arıyorum.  Cahit’in söylediği gibi, bir kitabın içine girip seni okur gibi okudum, seninle birlikte yaşlanacağımız günleri düşleyerek okudum denmesini arıyorum.


İkinci perdede Cahit duygusallığını ve naifliğini Belkıs’a bırakıp, gerçekçiliği ele alıyor. Belkıs ise hülyalı, kırılgan, zayıf bedenli, varlıklı bir evin histerik küçük kızına dönüşüyor. Kocası tarafından aldatılmış gibi gözükmeyi isteyecek kadar ayakları yere basmadığını görüyoruz.  Fillerin hikayesini nasıl babasıyla ilişkilendirip ağlamaya başlamasına şaşırıyoruz. Kocasını bile isteye üzmek için sözler söyleyip, hemen ardından üzüldün mü diye soran çocukça hallerine gülümsüyoruz.



Edebiyatta, sinemada ya da tiyatroda, karakterlerin dönüşümlerini görmek, gizli kalmış bir olayın açığa çıkmasıyla seyirci/okuyucu olarak tarafımı değiştirmeye zorlanmak hoşuma gidiyor. Yazmaya çabaladığım hikayelerimde de bu hissin etrafında dolaşmayı seviyorum. Sinemada bunu en güzel yapanlardan birinin İranlı senarist ve yönetmen Asghar Farhadi olduğunu düşünüyorum. Nereden nereye gelmiş gibi oldum ama yeri gelmişken söylemek istedim.


Fakültenin önünde vurulan Cahit’in babasından kalan son mektubu bir daha salim kafayla okumak isterdim. Düşünmeden, sorgulamadan sadece inanılarak yapılan siyasetin, bizi nasıl hür vatandaşlar olmaktan uzağa savurduğu zamanların başlangıcını anlatan bir mektuptu.

Arada açılıp kapanan radyoda geçen haberlerin yanında Zeki Müren’in yılbaşı tebriği geçiyor. Tane tane Türkçesiyle bizi selamlayan, zarif, umutlu ve bizi gülmeye davet eden Zeki Müren’in şu kaydı geliyor aklıma.



Finalde Belkıs ve Cahit’in birbirine sarılmış hüzünle Hümeyra’dan Gidemediklerimiz’i söylediğini duyunca heyecanlanıyorum. Hakkı verilmiş oyunculuklarla beni fazlasıyla doyurmuş nostaljik oyunun sonunda, Hümeyra’yı duymak cila niyetine gidiyor. Ben sahnedeki hüzne inat kocaman gülümserken, karakterlerin o anki duygu durumuna, Hümeyra’dan Kördüğüm’ün de pek ala gideceğini düşünüyorum. Bütün özlediklerimin benden ayrı yaşadığını sandığım uzaktaki kendimi hatırlıyorum. Hümeyra, sevmeye, sevilmeye gözleriniz kararlıysa diye sorarken, 2018’i karşılayacağımız Aralık gecemizde, Zeki Müren’in çağrısına uyup umutla gülümsüyorum.