12 Eylül 2018 Çarşamba

Orkestra Şefi Leningrad Senfonisi'nden Bana Kalanlar


Orkestra Şefi Leningrad Senfonisi (2011), II. Dünya Savaşı sırasında kuşatma altında bulunan Leningrad’da insanların açlığa, yokluğa, ölümlere, hastalıklara rağmen; müziğe tutkuyla, dirayetle ve büyük bir ciddiyetle sarılarak, nasıl hayatta kaldığını anlatan bir roman. Yeni Zelendalı yazar Sarah Quigley tarafından kaleme alınan roman, ünlü Rus besteci Dmitri Shostakovich’in savaş sırasında insanlara moral vermek ve onları hayata bağlamak üzere yazdığı 7. Senfoninin hikayesini konu ediyor.



Aklıma elbette Saraybosna kuşatması sırasında enkaza dönmüş milli kütüphane Vjecnica'nın ortasında verilen klasik müzik konseri geliyor. Sanatın iyileştirici gücüne sığınmak zamandan, toplumlardan, kültürlerden bağımsız olsa gerek. Diğer yandan ana akım kültür endüstrisinden alıştığımız üzere II. Dünya Savaşı’nın Almanya cephesinden değil Rusya cephesinden izlemek de zihin açıyor. İster istemez aklımda Piyanist filminden sahneler canlanıyor. Çünkü cepheler farklı olsa da insanların yaşadığı duygular ortak. Özellikle küçük Sonya ile babasının trene binerken ayrılması ve ardından Sonya’nın izinin kaybolmasında, Piyanist’in kahramanının yine trene bindirilirken ailesinden kopmasını hatırlıyorum. Sonya’nın ısrarla çellosunu yanında götürmek isteyişi de Piyanist’te evden kaçarken alınan az sayıdaki eşyanın arasında keman oluşunu hatırlatıyor.



Savaşın acımasızlığı insanların birer sayıya dönüşmesindedir derler. Bu koşullardayken, önceden müzisyen olmak, savaş sırasında siper kazmaya ya da yangın gözlemciliği yapmaya engel olmuyor. Okurken, pek ala bu durumun günümüzde dahi bize uzak olmadığını, pamuk ipliğiyle bağlı olduğumuz hayatlarımızın her an sarsılabileceğini düşünüyorum.

“Cürüm, kayıtsızlık, - bunların ikisi de sıradan sayılıyordu. Artık herkes, hayatta kalmanın kendine göz kulak olmak anlamına geldiğini öğrenmişti.” (s.274)

Karamsar bir bakış açısı olacak ama, savaşta bunu hissetmenin yanı sıra günümüzde “barış” içindeyken aynı durumun çoktan kabullenilmiş olması, savaştan vahim olsa gerek!
Bu hayatta kalma mücadelesine rağmen, Leningradlıların ağaç kesmeme naifliği göstermesini saygıyla anıyorum.

“Zincirle bağlanmayan ya da kilitlenmeyen her şey alınıp götürülmüştü; insan eliyle koparılmış, baltayla parçalanmış, tüten küçük sobaları beslemek için kızaklara konulup götürülmüştü; insanın kanını donduran soğuğa karşı onlarla korunulmuştu. Mobilyalar, duvar kağıtları, kitaplar; atlar vurulmadan ve etleri yenmeden önce şehirdeki ahırlardan gübreler alınmıştı. Yakabilecek ne varsa alınmıştı – öyleyse ağaçlara neden dokunulmamıştı?
Nikolay işaret dumanları gibi yükselen yeşil bulutlara baktı. Salt romantizm miydi bu? Belki – aynı zamanda ulusal bir gururdu. Berlin’de Hitler estetik nedenlerle ıhlamur ağaçlarının kesilmesini emretmişti, Leningradlılar ise ağaçlarını kesmektense soğuktan donmayı yeğliyorlardı.” (s.337)

Savaşlar aynı zamanda insanların daha yoğun ve daha sınırlarda duygular hissettiği dönemler oluyor. Nikolay’ın kaybolan kızının odasının önündeyken hissettikleri de bunu işaret ediyor.

“Ama o odadan yoksun kalmak, yoğun ve sürekli bir sıla özlemi, geçmişte kalmış bir ülkeye duyulan arzu gibiydi. Bugün güçsüzdü; nostaljik duygular içine gömülüyordu.” (s.277).

Bu satırlar, özellikle de “geçmişte kalmış bir ülkeye duyulan arzu” ifadesi kalbime dokunuyor.
Diğer yandan romanda sadece üzüntülü hallere değil coşku dolu anlara dair de çok güzel tanımlar yapılmış.

“Kapı kapandıktan sonra Sonya uykusunun gelmesini bekledi. Gözlerini yummaya çalışıyor ama göz kapakları hemen açılıyordu, sanki mutluluğu bir yere kapatılamayacak kadar büyüktü. Öylece yattı, açık mavi gökyüzünün çellosunun ahşap yüzeyinde yansıdığı yere baktı. Dünyanın oracıkta dönmekten vazgeçmesini diledi, çünkü tam o anda her şey mükemmeldi.” (s.41).

Böyle incelikli anları, hisleri yakalayıp kaleme döken yazardan sevgi ile ilgili bir tanım gelmezse yazık olurdu.

“Ya seversin ya da sevmezsin. Bir paket çayın ağırlığını belirler gibi o aşkın ne kadar ağır olacağını belirleyemezsin. Isısına da karar veremezsin; sıcak, soğuk, ılık, belirsiz.” (s.49).

Nitel ve nicel sıfatların anlatmaya yetersiz kaldığı aşkın hem bu kadar net hem bu kadar belirsiz anlatılmasını sevdim.  

Aklımda günümüzün St Petersburg’unu yani Leningrad’ı ziyaret etme hayaliyle, bir solukta okudum Orkestra Şefi’ni. Bu vesileyle pek sevdiğim Second Waltz bestesinin de Dmitri Shostakovich’e ait olduğunu fark ettim.


Yeni keşiflere ve yollara çıkaran kitaplara diyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder