2 Ekim 2018 Salı

Flamingolar Pembedir'den Bana Kalanlar


Flamingolar Pembedir, Aslı Perker’in Everest Yayınları’ndan çıkan yeni romanı. Kitaptan haberdar olmama Kalem Agency ve sevgili Nermin Mollaoğlu’nun paylaşımları vesile oldu. Duyguları ve pek de görülmeyen insani yanları incelikle ortaya çıkaran Aslı Perker ile geç de olsa buluşmaktan memnun oldum. Kalem Agency’nin “eğlenceli ve ünlü bir yazar ile birlikte yurtdışında edebiyat atölyesine gitmek ister misin?” çağrısına el kaldırıp, yaş sınırı nedeniyle başvuramamış iken, belirtilen sürpriz yazarın Aslı Perker olduğunu öğrendim. Böylece kitabı merakla okurken, atölyeye kendisiyle birlikte gidebilseydim ne kadar keyifli olacağını düşünüp, hayıflandım. Varsın bu kez olmasın, bu heyecanımın beni pek çok başka buluşmalara çıkaracağından eminim.



Flamingolar Pembedir, isminin ve kapağının iyimserliği ile bağdaşmayacak şekilde, altı yaşında bir kız çocuğunun anne ve babasını trafik kazasında kaybetmesiyle başlıyor. Adını çok sonra öğreneceğimiz, Bahriyeli lakabını alacak bu küçük kız için dayısının merkezinde gelişen zorlu ve sıra dışı bir hayata tanıklık ediyoruz. Altı yaşından itibaren geçen yaklaşık on yıllık bir zaman diliminde Bahriyeli’nin gözünden dünyaya bakıyoruz. Kitabın açılış cümlesinde belirttiği üzere olacaklar inandırıcılığı kolayca şüpheye düşürebilecek kaygan bir zemindeyken; okurken kesinlikle böyle hissetmiyorum.

Daha önce anlatmayı denedim, kimse inanmadı. ‘Olamaz’ dediler, ‘uyduruyorsun, hiçbir kız böyle yaşamamıştır, başına da bunlar gelmemiştir’” (s.11)

Bilakis, Aslı Perker öyle anları ortaya çıkartıp, yazıya döküyor ki, gerçekten böyle bir his olduğuna içtenlikle inanıyorum.  Ve dayısıyla beraber inşa ederek, annesi Feryal’in adını verdikleri bir teknede hayatını devam ettirebilen, hayali okyanusları aşmak olan bu sıra dışı kızla duyumsadığım ortak hislere şaşıyorum. Öncelikle hayatı anlama isteği ve bunu dünyaya geliş nedeni olarak dile getirmesi beni etkiliyor. Beni en çok peşinden götüren hisler; hayatı, insanları, duyguları anlamaya çalışmak, görünmeyen anlamların farkına varmak, bir hatırayla geçmişten geleceğe bağlantılar kurmak üzerine oluyor. Peki tüm bunları anlamlandırınca ardından ne olacak, daha anlamlı bir bütün mü olacağım, bir şeyler daha mı kolay olacak, daha mı az üzüleceğim ya da daha çok mu sevineceğim diye düşünüyorum bir yandan. Her ne olacaksa yine de daha çok anlayıp, farkına varmak istiyorum. Yazdığım kurmaca öykülerde de saplandığım şey, hep görünenin arkasında başka bir gerçek ve anlam gizlendiğini göstermeye yönelik oluyor. Benzer şekilde Bahriyeli’nin hayattaki anların birbirine bağlı olduğu fikrini anlatması ve umudunu koruması çok hoşuma gidiyor:

“Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki ağaçlar birbiriyle konuşuyor ve hatta taşlar. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki bir kuş denizdeki bir canlıyı yiyor ve pembeye boyanıyor. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki bir canlı öldükten sonra bir kuşun kanadında yaşıyor. Başım dönüyor, boylu boyunca kumlara uzanıyorum. Gözlerimi kapıyorum. (s.91).

Belki de tek bir ağacı iyileştirmek için geldim dünyaya. O tek bir ağaç ceviz verecek. Belki tek bir ceviz bir gün açlıkla sınanan birini kurtaracak. Ah hayatın anlarının birbirine bağlı olması fikri. İşte benim aklımı yerinden oynatan, zihnime sığmayan, kalbimden taşan ve sırf bu yüzden her güne yaşama isteğiyle uyanmama sebep olan düşünce. Peki ya olacağını varsaydığın şeylerin sonuçlarını bilememek… Yani yaptıklarının aslında neye yol açtığını hiçbir zaman görememek. Umurumda değil. İhtimali güzel. Benimki olmasa başkasının yaptıkları bir işe yarayacak ve en azından bu neden var olduğumuzu açıklıyor. Bu da yeter. Yetmez mi? (s.114).

Elbette çocuk yaşında bu hislerle dolu olan bir kızın yaşıtlarıyla ortak bir dil geliştirmemesini makul karşılıyorum.

“Artık dördüncü sınıfım, birkaç arkadaşım var sayılır, bunca yıl içerisinde o kadar olacak ama arkadaşlık etmek çok konuşmayı gerektirdiğinden hiçbiriyle samimiyet kurabilmiş değilim. Kızlar fazla kız, erkekler de fazla erkek. Kendimi fena halde ikisinin arasında hissediyorum. (s.40)

Aynı yaşlarda ve hatta devam eden yıllarda kendi halimi hatırlıyorum. “Fazla kız” olmamak için kestirdiğim kısa saçlar, giyinmekten hoşlanmadığım elbiseler, magazin dergileri yerine ilgi duyduğum futbol maçları ve pek çok konuda zıt düştüğüm hülyalı kız arkadaşlar. İlerleyen yıllarda biçim değiştirse de bulunduğum ortamın “ayrık otu” olma hissi benimle beraber gelmeye devam edecek. Anlaşılmamalar ya da yanlış anlaşılmalar nedeniyle bulunduğum ortamdan beni uzağa fırlatan, yakınımda sandıklarıma bir anda yabancılaştıran hisler peşimi bırakmayacak. Bahriyeli’nin dediği gibi:

Ne yaparsan yap dünyayla bütünleşemediğin anlar var. Ne yaparsan yap sesini duyamadığın, kendini duyuramadığın. Arandaki bağ koptu mu diye korkarsın” (s.199).

Allah tarafından en büyük meziyet olan sessizliğin bahşedildiği sanılan, halbuki söyleyecek bir şey bulamadığından susan Bahriyeli gibi, ben de uzaklara savrulmamak için kimi zamanlar sessizliği tercih ediyorum. Anlaşılmak için dil dökmek ya da empati kurulmayı beklemek yerine kolaya kaçıyorum. Doğrusunun bu olmadığını bilsem de kabuğuma çekiliyorum. Halbuki şöyle bir şeyi özlüyorum:

“Hala ‘günaydın’ dışında tek kelime etmiş değiliz. İlerleyen yıllarda hep bunu arayacağım. Aynı evin içinde başka biriyle süzülebilmeyi, sadece çıplak ayak seslerini duyarak dolaşabilmeyi, bir şey söylemeye gerek duymamayı, karşılıklı masada otururken duyulacak tek sesin kızarmış ekmeğin üzerinde gezinen bıçağın tıkırtısı ya da kahve fincanının masaya konurken çıkardığı ses olmasını. Ufak tefek şeylerden bahsetmek zorunluluğunun olmamasını. ‘Nasılsın’ diye sorulmamayı, ‘Nasılsın’ diye sormamayı. Bıçakla tabağın kenarında tuttuğum ritimden, içimden hangi şarkının geçtiğinin anlaşılmasını.” (s.148).

Özlemek dedim ama bana göre insan hayatta en çok bilmediği şeylerin özlemini duyuyor. Hiç görmediğimiz yerleri, hiç tatmadığımız duyguları, hiç duymadığımız sözleri arıyoruz, eksikliklerini çekiyoruz, özlüyoruz. Bahriyeli’nin fotoğraflardan hatırladığı annesine duyduğu özlem gibi;

“Anne, diyorum, biliyor musun seni özlüyorum. Ama seni özlerken neyi özlediğimi bile bilmiyorum. Neye benzediğini çok hatırlamıyorum.” (s.54).

Bahriyeli’nin incelikli dünyasını keşfetmek beni ziyadesiyle doyurdu. Büyümüş de küçülmüş gibi olmadan veya arabesk klişelere tutulmadan; inandırıcılığını, heyecanını koruyarak akan ve bende iz bırakan bir roman oldu. Kurduğum özdeşlikler nedeniyle, uğradığı hazin sona daha da içerleyip böyle mi olmalıydı, diye sorguladım. Bu sitemin nedeni elbette içime değip geçen anlam yüklü satırlardaydı.

Yine de umut dolu satırlarla bitirmeli ve kendimize hatırlatmalı:

Yani yaptıklarının aslında neye yol açtığını hiçbir zaman görememek. Umurumda değil. İhtimali güzel. Benimki olmasa başkasının yaptıkları bir işe yarayacak ve en azından bu neden var olduğumuzu açıklıyor. Bu da yeter. Yetmez mi? (s.114).

1 yorum:

  1. Çok teşekkürler. Ayrıca yorumu adeta tek başına bir hikâye gibi yazmışsınız, gerçekten yazım tarzınızı çok beğendim. Ellerinize sağlık. Sevgiler, Aslı.

    YanıtlaSil